“Aç kurt koyuna nasıl koyulursa İstanbul’a öyle
koyuldular”
İstanbul’da ilk askerî isyan,
bu şehrin fatihi II. Mehmed vefat ettiğinde yaşandı. İstanbul
gibi stratejik bir şehri 1453’de fethederek
Osmanlı ve dünya tarihinin gidişatını
değiştiren Fatih Sultan Mehmed, nikris hastalığından
muzdarip olduğu için son zamanlarında adım atmakta bile zorluk
çekmekteydi.
Hastalığına rağmen ordunun başında, büyük ihtimalle
Mısır’a sefer düzenlemek üzere 27 Nisan
1481’de İstanbul’dan ayrıldı. Halka ve askere hâlâ güçlü bir
hükümdar olduğunu göstermek için, dayanılmaz acılara katlanmak
pahasına, şehirden at üstünde çıktı.
Sultan II. Mehmed, Üsküdar’a geçtiğinde
hastalığı artık yerinden kalkmasına bile müsaade etmeyecek derecede arttı.
Hekimler tüm imkânlarını kullanarak Fatih’i iyileştirmeye
çalışırken, askerler de birkaç gün Üsküdar’da beklemek zorunda kaldılar.
Hazırlanan ilaçlar padişahın ağrılarını biraz hafifletir hafifletmez askere
tekrar hareket emri verildi.
Ama Gebze yakınlarındaki
Hünkâr Çayırı’na gelindiğinde Fatih bir kez daha komaya girdi
ve tabiplerin gayretlerine rağmen kısa bir süre sonra, 3 Mayıs
1481’de, ikindi vakti vefat etti.
Fatih Sultan Mehmed’in öldüğü, hemen üst düzey yöneticiler
tarafından öğrenildi. Artık bundan sonra yaşanacaklar devlet adamlarının idare
yeteneğine bağlı olarak gelişecekti. Fatih’in hayatta iki oğlu vardı; 33
yaşındaki büyük oğlu Bayezid Amasya’da, 22 yaşındaki küçük oğlu
Cem ise Konya’da vali idi.
Veziriazam
Karamanî Mehmed Paşa, derhal iki şehzâdeye de ulaklar göndererek
babalarının vefat ettiğini ve acele İstanbul’a gelmeleri gerektiğini haber
verdi.
İstanbul’a erken gelen şehzâde tahta çıkacaktı.
İki şehzâdeden biri tahta geçene kadar ölüm hadisesi etraftakilerden, özellikle
de askerlerden gizli tutulmalıydı. Sultanın hamama gitmesi gerektiği bahanesiyle
Fatih’in naaşı vakit kaybettirilmeden İstanbul’a geçirildi ve
Topkapı Sarayı’na konuldu.
Askerlerin, padişahın ölüm haberini
öğrenip, İstanbul’da bir anarşiye yol açmamaları gayesiyle de şehre girmeleri
yasaklandı. Şehri korumak üzere bırakılan askerlerin bir kısmı ve
acemioğlanları, Fil Çayırı Nehri Köprüsü’nün tamiri ve gerekli
hendeklerin kazdırılması bahanesiyle buradan uzaklaştırıldı. Ayrıca şehrin
kapıları kapatılırken, Üsküdar ile İstanbul arasındaki deniz ulaşım araçları da
Eminönü tarafına getirtildi.
Askerler, birkaç gün sonra II. Mehmed’in öldüğünü her nasılsa
öğrendiler ve ellerine geçirdikleri balıkçı tekneleriyle İstanbul’a akın
ettiler. Özellikle kapıkulu askerleri İstanbul’da, devrin
kaynaklarında “fetret günleri”, “yeniçeri başın keser” gibi
sözlerle ifade edilen ve Tarihçi Neşrî’nin benzetmesiyle
“aç kurt koyuna nasıl koyulursa İstanbul’a öyle koyularak”
büyük bir yağma başlattılar.
Şehzâde Bayezid taraftarları askerin isyanını
destekliyorlardı. Şehzâde Bayezid’in tahta çıkmasında en büyük engel olan Cem
Sultan taraftarı Veziriazam Karamanî Mehmed Paşa konağında saklanmak zorunda
kaldı.
Ancak fazla bir süre geçmemişti ki, sokaklarda “Bayezid çok
yaşasın” diyerek dolaşan askerler, Mehmed Paşa’nın konağını bastılar,
divânhanede saklanan paşayı bulup parçaladılar ve kesik başını
bir mızrağın ucuna takarak şehrin sokaklarında dolaştırdılar; konağını da
yağmalayarak tüm malına el koydular. Ardından da birçok zenginin evini
yağmaladılar.
Fatih tarafından İstanbul muhafızı olarak
bırakılmış eski veziriazamlardan İshak Paşa, askere kesenin
ağzını açarak, kısa sürede duruma hâkim oldu. Şehzâde Bayezid
taraftarı olan İshak Paşa, İstanbul’da bulunan 11 yaşındaki Şehzâde
Korkud’u babası gelene kadar vekâleten tahta çıkardı.
Böylece askerin isyanı biraz olsun yatıştırıldı.
26 Mayıs 1481’de dört bin kişilik maiyetiyle
önce Üsküdar’a, buradan da İstanbul’a gelen Şehzâde Bayezid, asker ve halk
tarafından coşkulu bir şekilde karşılandı. Yeni padişah daha karaya ayak
basmamıştı ki, İshak Paşa’nın kendilerine, “Hamza Beyoğlu Mustafa Paşa,
cebbar ve intikamcı bir heriftir. Vezaret makamına gelirse, benim marifetimle
ziyade artan maaşlarınıza zam yapmaz. Şimdi bu durumun olmasını istemezseniz,
onun İstanbul’a geçmesine rızanız olmasın” şeklinde haberler göndermesi
üzerine askerler II. Bayezid’in kayığının etrafını sardı ve Mustafa Paşa’nın
Üsküdar’a geri gönderilmesini sağladılar.
Mâtem elbiseleriyle karaya çıkan II. Bayezid,
askerlere para dağıtarak İstanbul’a girdi. Esnaf ve şehrin ileri gelenleri yeni
padişahın atının ayakları altına kıymetli halılar ve kumaşlar serdiler, tabak
tabak altın ve gümüş döktüler.
Yeniçeriler, yeni padişahı sarayın giriş kapısı olan
Bâb-ı Hümâyûn’un önünde bekliyordu. Askerler, II. Bayezid’den
veziriazamı öldürdükleri ve şehirde yağma yaptıkları için af dilediler. Padişah
da askerleri affetti. Böylece İstanbul, bundan sonra sıkça karşılaşacağı
isyanlar serisinin ilkini yaşamıştı.
Osmanlı Padişahları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı Padişahları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Şubat 2018 Cumartesi
22 Ocak 2018 Pazartesi
I. Bayezid - Yıldırım Bayezid (1389 - 1402)
SULTAN YILDIRIM BAYEZİD: 1389 – 1403
Babası: Murad
Hüdavendigar
Annesi: Gülçiçek Hatun
Doğumu: 1360
Ölümü: 8 Mart
1403
Saltanatı: 1389 – 1403
Yıldırım Bayezid 1360 yılında Edirne'de doğdu. Babası Murad Hüdavendigâr, annesi Gülçiçek Hatundur. Yıldırım Bayezid yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, koç burunlu, elâ gözlü, kumral saçlı, sık sakallı ve geniş omuzluydu. Girdiği savaşlarda gösterdiği cesaretten ve hızlı hareket etmesinden dolayı ona 'Yıldırım' lakabı takılmıştı.
Çocukluğunu Bursa Sarayı'nda kardeşleriyle birlikte geçirdi. İyi bir eğitim gördü. Devrin en büyük âlimlerinden dersler aldı. Gençliğinde Kütahya sancağında valilik yaptı. Sultan Murad Hüdavendigâr'in vasiyeti gereği 1389 yılında padişahlığa getirildi. Tahta çıktığında 29 yaşındaydı.
Sirbistan'ın başında, Kosova savaşında ölen Kral Lazar'ın oğlu Stefan Lazareviç vardı. Barış antlaşması için geldiği Edirne'de Kız kardeşi Maria'yi Bayezid'e verdi. Bu evlenme sayesinde Osmanlı-Sırp dostluğu kuruldu. Yıldırım Bayezid Timur'la yaptığı Ankara Savaş'ında yenildi ve esir düştü. 13 yıl süren saltanatı sonunda esaretinin başlamasından 7 ay 12 gün sonra vefat etti.
Yıldırım Bayezid şiirlerinde "Yıldırım" mahlasını kullanırdı:
“Ehl-i hicran fitne-i agyar
Ortada bir bahanedir sandim.”
Yıldırım Bayezid'in Tahta Çıkışı
26 Yaşında Aksancak altında H. 791/M. 1389 senesinde babasını ve kardeşini kaybetmiş bir insanın elîm duyguları içinde tahta çıkan Yıldırım Bayezid, çok cesurdu. Cesur oi-duğu kadar da kuvvetliydi. Kuvvetli olduğu kadar ve Yıldırım lakabına hak kazanacak surette de sür'atle hareket ederdi. Elâ gözlü, Kumral sakallı, beyaz ve yuvarlak yüzlü, heybetli ve öfkeli, merhametli ve adaletli bir padişahtı.
Yıldırım Bayezid 'in Çocukları:
8 adet çocuğu olmuştur ve bunlardan 7 tanesi erkektir. 1 tanesi ise kızdır, isimleri ise aşağıdaki gibidir.
Erkek çocukları:
Musa Çelebi, Süleyman Çelebi, Mustafa Çelebi, İsa Çelebi, Mehmed Çelebi, Ertuğrul Çelebi, Kasım Çelebi
Kız çocukları:
Fatma Sultan
I. Murad (1359 - 1389)
SULTAN MURAD HÜDAVENDİGAR: 1359 – 1389
Babası : Orhan
Gazi
Annesi : Nilüfer Hatun
Doğumu: 1326
Ölümü : 1389
Saltanatı:
1359 - 1389
Devlet Sınırları: 500.000 km2
Sultan Birinci Murad, 1326'da, Bursa'da doğdu. Babası Orhan Gazi, annesi Bizans tekfurlarından Yar Hisar Tekfuru'nun kızı olan Nilüfer Hatun'dur (Holofira). Sultan Birinci Murad, uzun boylu, degirmi yüzlü ve iri burunluydu. Kalın ve adaleli bir vücuda sahipti.
Başına mevlevî sikkesi üzerine destar sarılı bir başlık giyerdi. Çok sade giyinir ve kırmızı zeminli beyaz elbiseden hoşlanırdı. İlk eğitimini, annesi Nilüfer Hatun'dan aldı. Daha sonra tahsilini tamamlamak için Bursa'ya gitti. Buradaki Medreselerde ilim ve sanat adamları ile beraber çalıştı.
Sultan Birinci Murad, gayet nazik, sevimli ve çok halim selim bir insandi. Âlim ve sanatkârlara hürmet gösterir, fakirlere ve kimsesizlere sefkatli davranirdi. Dahî bir asker ve devlet adamiydi. "Dervis Gazilerin, Seyhlerinin, Krali Murad Gazi" diye anilan Sultan Birinci Murad, bütün hayati boyunca plânli ve programli hareket etti.
Sultan Birinci Murad, Bizans Kilisesi'ne göre bir kâfir ve İsa düşmanı olarak görülse de, fethettiği yerlerde yaşayan Hristiyan halka iyi davrandığı için onların sevgisini kazanmıştı. 1382 yılından itibaren "Murad Hüdavendigâr" diye anılan Sultan Birinci Murad, Birinci Kosova Savaşı'ndan sonra savaş alanını gezerken, Sırp Asilzâdesi Milos Obraviç (Sırp Kralı Lazar'ın damadı) tarafından hançerlenerek şehit oldu (1389).
Murad Hüdavendigar'ın Tahta Çıkışı
H. 761/M. 1359 senesinde tahta cülus eden Sultan Hüdavendigâr Murad, babası Sultan Orhan Hazretlerinin şefkatinin ağır basması sebebiyle hayatta kalabilmiştir. Fakat şefkatin ağır basmasındaki hikmet, Cenab-ı Hakk'ın Âl-i Osman Hanedanına ve İslâm milletine ilâhî bir lütfudur.
Gazi Süleyman Paşa, vefatına kadar geçen zamanda tam bir veliahd, tahtın varisi bir kumandan ve devlet adamı gibi yetişmişti. Bütün bu görevlere babasından sonra liyakat göstereceğini ispat etmişti. O'nun bu muvaffakiyetlerini gözö-nünde alan bir sultan, böyle bir velîahde sahib olduktan sonra, ona mesele çıkarabilecek ikinci bir şehzadeyi yaşatmaz-di.
Çünkü Nizam-ı Âlem, yani bütün müslümanîarın selameti İçin, bir baba oğlunu feda edebilir, bir ağabey küçük kardeşlerin aynı niyyet ve samimiyet için, bağırlarına taş basıp onları celladın ilmiğine gönderebilirdi. İleride görülebileceği gibi, bunu yapmayan sultanlar, kendileriyle beraber müslümanîarın da ızdırab çekmesine sebeb olmuşlardır.
Halbuki sultan odur ki, Hz. Ömer gibi bütün meseleleri kendinin saysın, onları halletmek için nefsini ve vücudunu seferber etsin. Kocakarının un torbasını sırtına vuran Halife Ömer, yağ kabını da elinde taşımak isterdi. Kendisine yardım etmek isteyen arkasına; «yüküme ortak olma, Ömer çeksin bu yükü» der gibi...
Sultanlar, ızdırab ve çileye garkolsunlar, fakat ahaliyi sürür içinde, din-i mübinde tutmayı bilmelidirler. Bunu yapabilen ve yapmaya çalışanlar kazandı, yapamıyanlarsa heyhat!..
Gazi Süleyman Paşa'nın mübarek ruhu cennet bahçelerine uçtuğu an; Sultan Orhan cennet-mekân küçük şehzadeki Murad-ı Hüdavendigâr'ı öldür diyen tedbirli vezirlerini dinlemediği için ne kadar sevinmişti... Herşeyin sahibi olan Allah'a şükürler etti. Bazı kerametlerini ileride hayat safhası içinde göreceğimiz Sultan Murat-ı Hüdavendigâr'a Cenab-ı Hakk, bir insanın dünya imtihanında muvaffak olduğunun bütün alametlerini vermişti.
Osmanlı Devletinin üçüncü padişahı olarak tahta çıkan Sultan Murad-ı Hüdavendigâr, Rumeli fetihlerine kaldığı yerden devam etmek için, o taraflara yürüdü ise de, Sultan Orhan'ın vefatını fırsat bilen anadolu'dakİ Türkmen Beyleri, aralarında birleşerek hatta hristiyan tekfurlarla haberleşerek, Osmanlı Ülkesi üzerine yürümeye karar vermişlerdi.
Osmanlı Devleti istihbaratının en Önemli bölümünü dervişler teşkil ediyordu. Tasavvuf ehline gösterilen büyük saygı, dervişlerin daima Osmanlıdan yana olmalarını temin etmiştir. Şunu da unutmamalı ki, bu saygı kuru bir gösteriş değil, gönül fatihlerine girecek kapı bırakan bir kalp sahibi olmaktan geliyordu... İşte bu dervişlerin kendilerine mahsus haberleşme sistemleri neticesinde Anadolu'daki bu hazırlık, Sultan Murad'a ulaştı.
Sultan Murad, alimlerini ve kumandanlarını toplayarak bir istişare meclisi kurdu. Toplantının sonunda ulemadan fetva istedi. Çünkü karar; sefere çıkmaktı.. Ulema da fetvasını şöyle verdi:
«Allah (c.c) uğrunda gazaketmekte olan rnüslümana, din düşmanlarıyla birleşerek İslâm şehirlerine hücum eden eşkıya ve münafıkların üzerine yürümek; din-i İslâm'ın emridir.»
Sultan Murad, bu fetvayı aldıktan sonra, 20.000 askerle Ankara'ya yürüdü. «Kal'a-tül selasi!» denilen Ankara Kalesini kuşattı. Muhasaraya dayanamıyan ahiler, karşı koymaktan kalınca, teslim oldular. Tarih H. 762/M. 1360 yılını gösteriyordu. Bu kalenin alınışı bütün Türkmenleri şaşırttığı gibi, Karamanoğluna ve ona uyanlara da bir ders oldu.
Osman Gazi'nin Çocukları:
6 adet çocuğu olmuştur ve bunlardan 4 tanesi erkek, 2 tanesi kızdır. Çocukların isimleri aşağıdaki gibidir.
Erkek çocukları:
Yakub Çelebi, Yıldırım Bayezid, Savcı Bey ve İbrahim
Kız çocukları:
Nefise ve Sultan Hatun
Orhan Gazi (1326 - 1359)
Babası: Osman Gazi
Annesi: Maüıûn Hatun.
Doğum
Tarihi: 1281
Vefet Tarihi: 1360
Saltanat Müd.: 1326-1360
Türbesi:
Bursa' dadır.
Cennetmekân Sultan Osman Gazi Hazretlerinin vefatı üzerine, H. 726 (M. 1326) yılı Razamanınin 12'sinde Osmanlı Tahtına oturan Orhan Bey, uzun boylu, güleryüzlü, kırmızıya yakın beyazlıktaki yüzü, geniş omuzlu, cesur, mert, çalışkan ve âdil bir sultandı.
Tahta çıktığı zaman 46 yaşındaydı. Bu devreye kadar birçok muhaberelere komutan olarak katılmış, gazi unvanını alacak kadar savaş meydanlarında kılıç sallamış bir askerdi. Birçok anlaşmalar yapmış mükemmel bir diplomattı. Bunun da ötesinde babasının kurduğu devletin, bir cihan devleti olacağına inanmış bir oğuldu...
Kendisine düşen; devraldığı bu büyük vazifeyi, daha ileri noktalara ulaştırmak, aşiretten devlete geçen Osmanlının, devlet müesseselerini derhal kurması gerektiğinin şuurundaydı...
Osman Gazi (1299 - 1326)
Babası: Ertuğrul Gazi
Annesi: Halime Hatun
Doğum Tarihi: 1258
Vefat Tarihi: 1326
Saltanat Müd.: 1281-1326
Türbesi: Bursa'dadır.
Osman Bey, beyliğin bayna geçtiği zaman, 23 yaşında idi. Uzun boylu, geniş göğüslü, kaIın ve çatık kaşlı, elâ gözlü ve koç burunlu idi. İki omuzları arası oldukça geniş, vücudunun belden yukarı kısmı, aşagı kısmına nisbetle daha uzundu. Çehresi yuvarlak ve teni buğday renginde idi.
Büyük şeyhlerderi Edebalı'nın evinde misafir iken, istirahat için gösterilen odada, Kur'an-ı Kerim'i görünce, sabaha kadar saygısından yatmadığı ve geceyi uykusuz geçirdiği çok meşhurdur. Şeyh bu durumdan çok memnun kaldığı için kendisini kızı ile evlendirmiş ve hayır dualar etmiştir.
Osman Bey, 1287'de Karacahisar'ı fethetti. 1280'de Domaniç'te Bizanslıları yenerek Bilecik'i fethetti ve Selçuklu Hükümdarı tarafından uç beyliğine verildi. 1299'da Inegöl fethedildi. Selçuklu Devleti yıkıldı ve Osman Bey müstakil beyliğini ilân etti.
1300'de Yenişehir ile Köprühisar, 1302'de ise Akhisar ve Koçhisar fethedildi. Osman Bey'e babasından kalan arazinin genişliği 4800 km. kare idi. Kendisi vefat ettiğinde ise, beyliğin toprak genişliği 16.000 km.kareye ulaşmıştır.
Vefat etmeden önce oğlu Orhan Bey'e şöyle vasiyet etmiştir:
"Oğullarıma ve bütün dostlarıma birinci vasiyetim Şudur ki; her zaman gazaya devam ederek, Din-i Celil-i İslâm'ın yüceliğini yaşatınız. Cihadın kemâline ererek, sancağı şerifi hep yüksekte tutunuz. Her zaman İslâm'a hizmet ediniz. Zira Cenâb-ı Hak benim gibi zayıf bir kulunu ülkeler fethetmek için memur etti. Gaza ve cihadlarınızla Kelime-i Tevhid'i çok uzaklara götürünüz. Hanedanımdan her kim, hak yoldan ve adaletten saparsa mahşer gününde, Rasülü Azam'ın şefâatinden mahrum kalsın. Oğlum! Dünyaya gelen hiç bir insan yoktur ki, ölüme boyun eğmesin. Bana da, Hz.Allah'ın emri ile şimdi ölüm yaklaştı. Bu devleti sana emanet ediyorum. Seni de Mevlâ'ya emanet ettim. Her işinde adaleti üstün tut".
Vefatında 68 yaşında idi. Tarih ise, Ağustos 1326'yı gösteriyordu. (Allah rahmet eylesin.)
Vefat ettiğinde geriye bıraktığı mal varlığı şunlardı :
Bir at mrhı, bir çift çizme, birkaç tane sancak, bir kılıç, bir mızrak, bir tirkeş,birkaç at, üç sürü koyun, tuzluk ve kaşıklık.
Osman bey vefat ettiği zaman zayıf bir rivayete göre, Söğüt'te babasmn yanına defnedilmiş ve Bursa alınırsa oraya defnini vasiyet etmişti. Bugün için 1326'da Bursa alındıktan sonra vasiyeti yerine getirilerek cesedi Bursa'ya nakledilip, Hisar'da (Saint Eli) namına yapılmış olan Gümüşlü Künbed'e defnedilmiştir. Fakat vekayün tetkikine göre vefatının 1326'da Bursa'nın teslim alınmasından sonra olduğu anlaşılıyor.
Osman Bey zamanında yaşayan Islâm büyükleri :
Silsile-i Sâdât-ı Nakşıbendiyye'nin onuncu ve onbirinci halkalarını teşkil eden, Hâce, Arif Rivgiri ve Hâce Mahmud İncir Fagnevi (k.s.) Hazretleri, şeyh Saadettin Cibavi, Bahaüddin Veled ve müellif Pehlivan Mahmud Poyraz.
Erkek çocukları :
Pazarlı Boy, Çoban Bey,Hamid Bey, Orhan Bey, Alaeddin Ali Bey, Melik Bey, Savcı Bey.
Kız çocuklan :
Fatıma Hatun.
Ertuğrul Bey
Uc beyi olarak hüküm sürmüstür. Hükümranlık süresi Osmanoğulları'nın en uzunudur. Babası Gündüz Alp, annesi Hayme Ana (Haymana)'dır. Babasının ölümü üzerine Ertuğrul Bey babasının yerine geçti.
Ailesinin bir kısmı Ahlat'ta kaldı. Malazgirt Meydan Savaşı'ndan sonra Kayı Boyu'nun bir kısmı Ankara'nın batısındaki Karacadağ yöresine yerleştirilmişlerdir. Yassıçemen meydan muharebesinde Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat lehine yararlıklar gösterdi. Selçuklu Sultanı, Kayı Beyi'ne Bizans sınırında 1000 kilometrekarelik bir toprağı Bizans'a karşı sınırı savunmak ve ileriye götürmek göreviyle verdi.
13. Asır ortalarında Ankara'nın batısından göç edip Söğüt ve Domaniç'i ele geçiren Ertuğrul Bey idaresindeki Kayı aşireti, 400 çadır halkından oluşuyordu. Bugünkü Kütahya-Bursa-Bilecik illerinin sınırlarının birleştiği bölgedeki toprakları beyliğine “yurt” tuttu. Söğüt Kasabası'nın fethinden sonra beylik merkezini Söğüt'e taşıdı. Ölümünde Bizans'tan yaptığı fetihlerle topraklarını 4.800 kilometrekareye çıkarmıştı.
Osmanlı Devleti'nin temellerini atan Ertuğrul Gazi, Oğuzların Kayı Boyu'na mensup olup Selçukluların uç beyi değildir. Selçuklu Türkiye'sinin Bizans sınırının kuzey kesiminden sorumlu büyük uç beyleri olan Çobanoğulları'na tabi olmuştur. Ancak oğlu Osman Bey 1300 yılı başında büyük uç beyi olup, artık doğrudan doğruya Selçuklu Sultanı'na bağlanmıştır.
Oğlu Osman Gazi'ye yaptığı vasiyeti ile altı asır boyunca ayakta kalacak olan bir devletin idarecilik ruhunun temellerini atmıştır. Ölüm tarihi kesin olarak bilinmeyen Ertuğrul Gazi'nin 90 yaşından fazla olduğu halde (1281-1288) tarihleri arasında Söğüt'te vefat ettiği bilinmektedir. Türbesi Bilecik ili sınırları içerisinde olan Söğüt ilçesi'ndedir.
Söğüt ilçesi'nde her yıl Ertuğrul Gazi'yi anma törenleri yapılmaktadır. Orhan Şaik Gökyay'ın tesbitine göre Dede Korkut kitabının önsözü'nde şu kayıt yer almaktadır:
“Korkut ata ayıttı, ahir zamanda hanlik gerü Kayı'ya değe, kimesne ellerinden almaya, ahir zaman olup kıyamet kopunca. Bu dedüğü Osman neslidür, işde sürilü gideyorur.”
Ailesinin bir kısmı Ahlat'ta kaldı. Malazgirt Meydan Savaşı'ndan sonra Kayı Boyu'nun bir kısmı Ankara'nın batısındaki Karacadağ yöresine yerleştirilmişlerdir. Yassıçemen meydan muharebesinde Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat lehine yararlıklar gösterdi. Selçuklu Sultanı, Kayı Beyi'ne Bizans sınırında 1000 kilometrekarelik bir toprağı Bizans'a karşı sınırı savunmak ve ileriye götürmek göreviyle verdi.
13. Asır ortalarında Ankara'nın batısından göç edip Söğüt ve Domaniç'i ele geçiren Ertuğrul Bey idaresindeki Kayı aşireti, 400 çadır halkından oluşuyordu. Bugünkü Kütahya-Bursa-Bilecik illerinin sınırlarının birleştiği bölgedeki toprakları beyliğine “yurt” tuttu. Söğüt Kasabası'nın fethinden sonra beylik merkezini Söğüt'e taşıdı. Ölümünde Bizans'tan yaptığı fetihlerle topraklarını 4.800 kilometrekareye çıkarmıştı.
Osmanlı Devleti'nin temellerini atan Ertuğrul Gazi, Oğuzların Kayı Boyu'na mensup olup Selçukluların uç beyi değildir. Selçuklu Türkiye'sinin Bizans sınırının kuzey kesiminden sorumlu büyük uç beyleri olan Çobanoğulları'na tabi olmuştur. Ancak oğlu Osman Bey 1300 yılı başında büyük uç beyi olup, artık doğrudan doğruya Selçuklu Sultanı'na bağlanmıştır.
Oğlu Osman Gazi'ye yaptığı vasiyeti ile altı asır boyunca ayakta kalacak olan bir devletin idarecilik ruhunun temellerini atmıştır. Ölüm tarihi kesin olarak bilinmeyen Ertuğrul Gazi'nin 90 yaşından fazla olduğu halde (1281-1288) tarihleri arasında Söğüt'te vefat ettiği bilinmektedir. Türbesi Bilecik ili sınırları içerisinde olan Söğüt ilçesi'ndedir.
Söğüt ilçesi'nde her yıl Ertuğrul Gazi'yi anma törenleri yapılmaktadır. Orhan Şaik Gökyay'ın tesbitine göre Dede Korkut kitabının önsözü'nde şu kayıt yer almaktadır:
“Korkut ata ayıttı, ahir zamanda hanlik gerü Kayı'ya değe, kimesne ellerinden almaya, ahir zaman olup kıyamet kopunca. Bu dedüğü Osman neslidür, işde sürilü gideyorur.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






