“Bu edepsizlik sizin aklınızın
kusurudur”
Fatih Sultan Mehmed ikinci defa tahta geçtikten
sonra 1451’de Karaman seferine çıktı.
Osmanlı ordusunu karşısında gören Karamanoğlu
aman dileyince Fatih, Osmanlı topraklarına geri döndü.
Genç sultan Bursa’da iken yeniçeriler
sefer bahşişi isteriz diye kazan kaldırdılar. Yolun iki tarafında
silahlı saf tutan yeniçeriler, Fatih’e “Padişahımızın ilk seferidir,
kullara ihsan gerek” dediler. Askerin bu davranışından oldukça rahatsız
olup incinen Fatih, 10 kise akçeyi askere dağıtıp ortalığı
sakinleştirdi.
Ardından Yeniçeri Ağası Kurtçu Doğan’ı
falakaya yatırtıp, görevinden azletti. Yerine Mustafa
Bey’i yeniçeri ağası yaptı. Yeniçeri subayları da
Fatih’in öfkesinden nasiplerini aldı.
Yayabaşlarını çağırıp, “Bu edepsizlik
sizin aklınızın kusurudur” diyerek onlara yüzer sopa vurdurdu ve
görevlerinden azletti. Yeniçerileri kontrol altında tutmak için kendisine bağlı
birkaç bin doğancı ve sekbanı aralarına kattı.
Fatih’in askerin isyanına verdiği bu tepki ve yeni düzenlemeler yüzünden
yeniçeriler onun saltanatı boyunca birçok zorlukla
karşılaşmalarına rağmen bir daha seslerini çıkaramadılar.
Osmanlı da Adalet ve Hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı da Adalet ve Hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Şubat 2018 Cumartesi
30 Ocak 2018 Salı
Osmanlı ve Adalet
Dünyaca ünlü bir adalet sistemine sahip olan ve 693 yıl -dağılma
dönemi hariç diyebiliriz- bu sistemi en iyi şekilde uygulayan Osmanlı
devletinden başkası olamaz. Osmanlının adalet terazisi çok hassastır ve oldukça
güçlü temeller üzerine kurulmuştur. 693 yıl içinde devletin en üst kademsindeki
kişi ile halk her zaman eşit haklara sahip olmuştur ve gerektiğinde eşit
şartlarda yargılanmışlardır
Bu adalet sistemini anlatırken bu sistemin öğelerinden ve işleyişlerinden bahsetmek gerekir. Osmanlı devletinde hukuk, Şer’i hukuk (İslam hukuku=fıkıh) ve Örfi hukuk olmak üzere iki temele dayanmaktadır.
Örfi hukukun kaynaklarını Türk gelenek ve göreneklerine göre oluşturulmuş kurallar ve şer’i hukuka aykırı olmayan padişah buyrukları oluşturuyordu. Örfi hukukun bir araya getirilmiş adına Kanunname deniyordu.
Osmanlı devletinde bilinen ilk kanunname Fatih Sultan Mehmet’in Kanunname-i Ali Osman’ıdır. Osmanlı devletinde batılı anlamda ilk yayınlanan ana yasa ise II. Abdülhamit döneminde ilan edilen “Temel Kanun” anlamına gelen Kânûn-i Esâsî’dir (1876).
Osmanlı devletinde hukuk ve adalet denince en yetkili kişi olarak kazaskerler gelir. Kazasker kelimesi “kadı” ve “asker” kelimesinin birleşimden oluşmaktadır. Kazaskerlik ilmiye kıyafeti olup Osmanlı devlet yapısında idari bir görevdir.
Kazasker’in görevleri; kadı, müderris ve din görevlisi atamalarını gerçekleştirir. Kadı kararlarına itiraz kazaskerliğe yapılırdı yani kazaskerlerin kadı kararlarını bozma ve yeni kararlar oluşturma gibi yetkilere sahiplerdi. Kazaskerler Divan-ı Hümayun’un tabiî azasıydı. Şeyhülislamlar divanda bulununcaya kadar divandaki şer’i meseleler, Kazaskerler tarafından idare edilirdi. Kazaskerlik 1480 yılına kadar Anadolu Kazaskeriliği olarak tek merkezdeydi bu yıldan sonra Rumeli Kazaskeri ve Anadolu Kazaskeri olarak ikiye ayrıldı ve rütbe olarak Rumeli Kazaskeri, Anadolu Kazaskerinden üstündü.
Yavuz Sultan Selim’in İran seferinden sonra merkezi Diyarbakır olan üçüncü bir Kazaskerlik oluşturularak doğu eyaletlerinin kontrolü sağlanmak istenmiş fakat bu üçüncü Kazaskerlik sonradan kaldırılmıştır.
Yargı işlerinde Kazaskerden sonra Kadı gelir. Tüm İslam devletlerinde gördüğümüz bir makam olan Kadılık makamı da Osmanlı devletinin ilk yıllarından itibaren görülmektedir. Kadı yargı işlerine bakan görevliye verilen unvandır.
Kadılar Kazasker veya Şeyhülislam tarafından Padişah’a arz edilir Padişah beratı ile atanırlardı. Kadılar hakkında detaylı bilgileri Osmanlı arşivlerinden öğrenebiliriz.
Ayrıca Kadıların görevli oldukları yerlerde tuttukları Şer’iye sicillerinden de Kadılar hakkında kişisel şeyler öğrenmekle birlikte görevlendirildiği toplum ve Kadının görevleri hakkında bilgiler alabiliriz. Kadılar bulundukları bölgenin şer’i mahkemede davalara bakarlar (bu davalarda kadı her zaman tek başına karar vermez bulunduğu bölgenin ileri gelenlerinden tanınmışlarından oluşan heyetinde fikrini alır).
Aynı zamanda diğer görevleri; bölgedeki vakıfları denetleme, belediye başkanlığı yapma, beylerbeyini denetleyerek bölgeye tam hâkim olmasını engellerler (bu Osmanlı devletinin merkeziyetçi bir yapısı olduğunu gösterir), anlaşmalara şahitlik ederek noter görevi üslenir, görevliler hakkında payitaht’a rapor yazarlar, merkezden gelen emirleri duyururlar.
Ayrıca Kadının direkt padişahın kendisiyle yazışma yetkisi de bulunmaktadır. Kaynaklardan öğrenildiğine göre Kadıların bulundukları bölgeye alışıp kayırma ve rüşvet işlerinin önün açılmasını önlemek için görev süreleri sınırlı tutulmuştur bu görev süresi İsmail Hakkı Uzunçarşılı tarafından 20 ay olarak gösterilse de Mustafa Akdağ bir yıl müddet-i örfî, bir yıl da uzatmalı olarak toplam iki yıl olduğunu söylemektedir.
Kadıların görev süresinin Kadıdan Kadıya farklılık gösterdiği söylenebilir. En doğru kararları vermek ve kimsenin hakkını kimsede bırakmamakla görevli olan kadılar şer’i hukuk ve örfi hukuk’un gereklerini yerine getirmeye çalışmışlardır. Bununla ilgili belki de en güzel örnek Evliya Çelebinin Seyahatnamesinde bulunmaktadır.
Bu hikâye Seyahatname de şöyle geçer: Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fetheden padişah yalnızca şehrin imarı ile uğraşmadı. Şehrin ilk kadısı olarak Bursa Müderrisi Hızır Bey’i şehrin ilk Kadısı olarak atadı ve geçimlik olarak şimdiki Kadıköy’ü verdi (Kadıköy ismi de buradan gelmektedir).
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un fethinden on yıl sonra mimar Rum asıllı Atik Sinan’a kubbesi Ayasofya’dan daha büyük olan bir cami yapmasını emreder. Mimar her ne kadar padişahın emrine “Emrin başım üstüne padişahım” diyerek başlasa da yaptığı cami Fatih’in istediği kadar heybetli olmaz.
Fatih Sultan Mehmet, yeni yapılan camiyi görünce “Kubbesi Ayasofya’dan daha büyük olsun…” emrine neden uyulmadığını sorar.
Mimar; büyük bir depremde caminin yıkılacağından korktuğu için kubbesini Ayasofya’dan daha küçük yapmak zorunda kaldığını ve bu yüzden sütunları kestirdiğini söyler.
Bunun üzerine sinirlenen padişah bu işi kasıtlı yaptığını düşündüğü için ve mermerleri ondan habersiz kestirdiği için “Mermer sütunları kesen ellerin kesilmesi” emrini verir…
Mimar Atik Sinan bunu özellikle yapmadığını “Hesaplarına göre Ayasofya’nın kubbesinden daha büyük bir kubbenin, ilk depremde yıkılacağını” düşündüğünü söyler ama emir büyük yerdendir ve geri dönüşü yoktur.
Daha sonrasında çevresi tarafından cesaretlendirilir ve Fatih Sultan Mehmet’i Hızır Bey’e şikâyet eder.
Fatih mahkemeye gelir ve duruşma başlar; Fatih Sultan Mehmet çok büyük bir insan olabilir ama emrindeki birini mahkeme etmeden cezalandırmıştır.
Karşı taraf savunmasını yapar, mimar gerekçelerini açıklar ve kadı kararını verir: Fatih Sultan Mehmet suçlu bulunur ve kendisi de mimara uyguladığı cezayla yani elleri kesilerek cezalandırılacaktır. Bunu duyan mimar Atik Sinan kulaklarına inanamaz ve Kadıya yalvarmaya başlar bunu göz önünde bulunduran Kadı Hızır Bey cezayı para cezası olarak çevirir ve mimara yüklü miktarda para verilmesine karar verir. Evliya Çelebi’nin aktardığına göre, karardan sonra Fatih, çıkardığı demir sopayı kadıya göstererek; “Eğer sen Allah’ın hükmünü uygulamayıp, elimi kesmeye beni mahkûm etmeseydin bununla başını paramparça ederdim” der. Kadı Hızır Bey de sakladığı kamayı çıkararak cevap verir: “Sen de benim hükmümü kabul etmeseydin, ben de bununla seni delik deşik ederdim” der.
Buradan yola çıkarak Osmanlı adalet sisteminin ne kadar sistematik olduğunu görebilir ayrıca Osmanlı devletinde kişi ve makam gözetmeksizin herkesin mahkeme önünde eşit olduğu da gözlenmektedir.
Kanuni Sultan Süleyman’ın ifadesiyle; “Kılıcın yapamadığını adalet yapar.”
Kaynakça
Dr. Ahmed Akgündüz -Osmanlı Hukuk Sistemi
Hülya TAŞ -Osmanlı Kadı Mahkemesindeki “Şühûdü’l-Hâl” Nasıl Değerlendirilebilir?
İsmail Hakkı Uzunçarşılı-Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilatı, Ankara, 1965, s.86
Evliya Çelebi -Seyahatname
Ulaş Salih ÖZDEMİR -Osmanlıda Kadıların Görevleri
Bu adalet sistemini anlatırken bu sistemin öğelerinden ve işleyişlerinden bahsetmek gerekir. Osmanlı devletinde hukuk, Şer’i hukuk (İslam hukuku=fıkıh) ve Örfi hukuk olmak üzere iki temele dayanmaktadır.
Örfi hukukun kaynaklarını Türk gelenek ve göreneklerine göre oluşturulmuş kurallar ve şer’i hukuka aykırı olmayan padişah buyrukları oluşturuyordu. Örfi hukukun bir araya getirilmiş adına Kanunname deniyordu.
Osmanlı devletinde bilinen ilk kanunname Fatih Sultan Mehmet’in Kanunname-i Ali Osman’ıdır. Osmanlı devletinde batılı anlamda ilk yayınlanan ana yasa ise II. Abdülhamit döneminde ilan edilen “Temel Kanun” anlamına gelen Kânûn-i Esâsî’dir (1876).
Osmanlı devletinde hukuk ve adalet denince en yetkili kişi olarak kazaskerler gelir. Kazasker kelimesi “kadı” ve “asker” kelimesinin birleşimden oluşmaktadır. Kazaskerlik ilmiye kıyafeti olup Osmanlı devlet yapısında idari bir görevdir.
Kazasker’in görevleri; kadı, müderris ve din görevlisi atamalarını gerçekleştirir. Kadı kararlarına itiraz kazaskerliğe yapılırdı yani kazaskerlerin kadı kararlarını bozma ve yeni kararlar oluşturma gibi yetkilere sahiplerdi. Kazaskerler Divan-ı Hümayun’un tabiî azasıydı. Şeyhülislamlar divanda bulununcaya kadar divandaki şer’i meseleler, Kazaskerler tarafından idare edilirdi. Kazaskerlik 1480 yılına kadar Anadolu Kazaskeriliği olarak tek merkezdeydi bu yıldan sonra Rumeli Kazaskeri ve Anadolu Kazaskeri olarak ikiye ayrıldı ve rütbe olarak Rumeli Kazaskeri, Anadolu Kazaskerinden üstündü.
Yavuz Sultan Selim’in İran seferinden sonra merkezi Diyarbakır olan üçüncü bir Kazaskerlik oluşturularak doğu eyaletlerinin kontrolü sağlanmak istenmiş fakat bu üçüncü Kazaskerlik sonradan kaldırılmıştır.
Yargı işlerinde Kazaskerden sonra Kadı gelir. Tüm İslam devletlerinde gördüğümüz bir makam olan Kadılık makamı da Osmanlı devletinin ilk yıllarından itibaren görülmektedir. Kadı yargı işlerine bakan görevliye verilen unvandır.
Kadılar Kazasker veya Şeyhülislam tarafından Padişah’a arz edilir Padişah beratı ile atanırlardı. Kadılar hakkında detaylı bilgileri Osmanlı arşivlerinden öğrenebiliriz.
Ayrıca Kadıların görevli oldukları yerlerde tuttukları Şer’iye sicillerinden de Kadılar hakkında kişisel şeyler öğrenmekle birlikte görevlendirildiği toplum ve Kadının görevleri hakkında bilgiler alabiliriz. Kadılar bulundukları bölgenin şer’i mahkemede davalara bakarlar (bu davalarda kadı her zaman tek başına karar vermez bulunduğu bölgenin ileri gelenlerinden tanınmışlarından oluşan heyetinde fikrini alır).
Aynı zamanda diğer görevleri; bölgedeki vakıfları denetleme, belediye başkanlığı yapma, beylerbeyini denetleyerek bölgeye tam hâkim olmasını engellerler (bu Osmanlı devletinin merkeziyetçi bir yapısı olduğunu gösterir), anlaşmalara şahitlik ederek noter görevi üslenir, görevliler hakkında payitaht’a rapor yazarlar, merkezden gelen emirleri duyururlar.
Ayrıca Kadının direkt padişahın kendisiyle yazışma yetkisi de bulunmaktadır. Kaynaklardan öğrenildiğine göre Kadıların bulundukları bölgeye alışıp kayırma ve rüşvet işlerinin önün açılmasını önlemek için görev süreleri sınırlı tutulmuştur bu görev süresi İsmail Hakkı Uzunçarşılı tarafından 20 ay olarak gösterilse de Mustafa Akdağ bir yıl müddet-i örfî, bir yıl da uzatmalı olarak toplam iki yıl olduğunu söylemektedir.
Kadıların görev süresinin Kadıdan Kadıya farklılık gösterdiği söylenebilir. En doğru kararları vermek ve kimsenin hakkını kimsede bırakmamakla görevli olan kadılar şer’i hukuk ve örfi hukuk’un gereklerini yerine getirmeye çalışmışlardır. Bununla ilgili belki de en güzel örnek Evliya Çelebinin Seyahatnamesinde bulunmaktadır.
Bu hikâye Seyahatname de şöyle geçer: Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fetheden padişah yalnızca şehrin imarı ile uğraşmadı. Şehrin ilk kadısı olarak Bursa Müderrisi Hızır Bey’i şehrin ilk Kadısı olarak atadı ve geçimlik olarak şimdiki Kadıköy’ü verdi (Kadıköy ismi de buradan gelmektedir).
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un fethinden on yıl sonra mimar Rum asıllı Atik Sinan’a kubbesi Ayasofya’dan daha büyük olan bir cami yapmasını emreder. Mimar her ne kadar padişahın emrine “Emrin başım üstüne padişahım” diyerek başlasa da yaptığı cami Fatih’in istediği kadar heybetli olmaz.
Fatih Sultan Mehmet, yeni yapılan camiyi görünce “Kubbesi Ayasofya’dan daha büyük olsun…” emrine neden uyulmadığını sorar.
Mimar; büyük bir depremde caminin yıkılacağından korktuğu için kubbesini Ayasofya’dan daha küçük yapmak zorunda kaldığını ve bu yüzden sütunları kestirdiğini söyler.
Bunun üzerine sinirlenen padişah bu işi kasıtlı yaptığını düşündüğü için ve mermerleri ondan habersiz kestirdiği için “Mermer sütunları kesen ellerin kesilmesi” emrini verir…
Mimar Atik Sinan bunu özellikle yapmadığını “Hesaplarına göre Ayasofya’nın kubbesinden daha büyük bir kubbenin, ilk depremde yıkılacağını” düşündüğünü söyler ama emir büyük yerdendir ve geri dönüşü yoktur.
Daha sonrasında çevresi tarafından cesaretlendirilir ve Fatih Sultan Mehmet’i Hızır Bey’e şikâyet eder.
Fatih mahkemeye gelir ve duruşma başlar; Fatih Sultan Mehmet çok büyük bir insan olabilir ama emrindeki birini mahkeme etmeden cezalandırmıştır.
Karşı taraf savunmasını yapar, mimar gerekçelerini açıklar ve kadı kararını verir: Fatih Sultan Mehmet suçlu bulunur ve kendisi de mimara uyguladığı cezayla yani elleri kesilerek cezalandırılacaktır. Bunu duyan mimar Atik Sinan kulaklarına inanamaz ve Kadıya yalvarmaya başlar bunu göz önünde bulunduran Kadı Hızır Bey cezayı para cezası olarak çevirir ve mimara yüklü miktarda para verilmesine karar verir. Evliya Çelebi’nin aktardığına göre, karardan sonra Fatih, çıkardığı demir sopayı kadıya göstererek; “Eğer sen Allah’ın hükmünü uygulamayıp, elimi kesmeye beni mahkûm etmeseydin bununla başını paramparça ederdim” der. Kadı Hızır Bey de sakladığı kamayı çıkararak cevap verir: “Sen de benim hükmümü kabul etmeseydin, ben de bununla seni delik deşik ederdim” der.
Buradan yola çıkarak Osmanlı adalet sisteminin ne kadar sistematik olduğunu görebilir ayrıca Osmanlı devletinde kişi ve makam gözetmeksizin herkesin mahkeme önünde eşit olduğu da gözlenmektedir.
Kanuni Sultan Süleyman’ın ifadesiyle; “Kılıcın yapamadığını adalet yapar.”
Kaynakça
Dr. Ahmed Akgündüz -Osmanlı Hukuk Sistemi
Hülya TAŞ -Osmanlı Kadı Mahkemesindeki “Şühûdü’l-Hâl” Nasıl Değerlendirilebilir?
İsmail Hakkı Uzunçarşılı-Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilatı, Ankara, 1965, s.86
Evliya Çelebi -Seyahatname
Ulaş Salih ÖZDEMİR -Osmanlıda Kadıların Görevleri
Osmanlıda Adalet ve Cezalar
Pedro, Osmanlı adaletinden, kendi ülkesiyle kıyaslayarak, övgüyle söz eder, bazı örnekler verir. Çevre temizliği ve düzenine çok önem veren Sadrazam Sinan Paşa, kimliğini gizleyecek biçimde giysilerini değiştirerek sık sık halkın arasında gezinir, evlerinin önünü, sokaklarını temiz tutmayanları, ister ev kadını olsun, ister köle olsun dayakla cezalandırır.
Paşa bu gezmelerinden birisinde üstü başı kirli, yırtık bir adam görür, adamı saraya getirtir. Adama evine, çoluk çocuğuna bakıp bakmadığını sorar, sonra da karısını getirtir, ona da aynı soruyu sorar. Kadın adamın evine çok güzel baktığını, hiçbir şeyi eksik etmediğini söyleyince bu kez de onu falakaya yatırır. Çoluğuna çocuğuna gül gibi bakan bu adamı ortalıkta kirli giysilerle dolaştıran kadına yüz sopa atarlar.
Pedro, Osmanlı hukuk uygulamalarını kendi ülkesindeki uygulamalarla kıyaslayarak övgüyle söz eder. Osmanlılarda hukuksal kararların hiç uzatılmadan, çoğu kez bir tek celsede alındığını, kendi ülkesindeki gibi yüksek paralar karşılığında uzatılmadığını anlatır.
Genç bir adam, Rüstem Paşa ’ya, iki adamı yargıç önünde kendisi aleyhine yalancı şahitlik yaptıkları iddiasıyla şikâyet etti. Konu kendisine miras yoluyla kalan malla ilgiliydi. Paşa adamların gerçekten yalan söylediklerini anladığında ikisinin de eşeklere ters bindirilip başlarına hayvan bağırsakları bağlanarak tüm kent boyunca dolaştırılmalarını buyurdu.
Daha sonra ayaklarından zincirlenip kadırgalara yollandılar. Genç adam ise zengin olmuştu. Dernschwam, diğer yalancı tanıkların da aynı biçimde cezalandırıldıklarına tanık olmuş. Kiminin sakallarına kına yakıldığı da oluyormuş.
Hafif suçlar, falakaya yıkılarak ya da sırta veya karına değnekle vurularak dayakla cezalandırılırdı. Hırsızlığın cezasıysa asılarak ölümdü. Dinine ihanet eden bir Müslüman’la Müslümanlık aleyhine konuşan bir Hıristiyan’ ın cezası yakılarak öldürülmekti. Hainler çeşitli işkencelerle cezalandırılır, devlet adamlarıysa boğularak öldürülürdü.
Bunların yanı sıra, kazığa geçirilmek gibi başka dehşet verici cezalar da vardı. Bu durumda, iki buçuk metre boyunda bir ucu sivriltilmiş kazık, geçirileceği yere kadar suçlunun sırtında kendisine taşıttırılır, burada sivri yerinden adamın içinden geçirilerek yere çakılır, adam bu biçimde ölmeden önce bazen kazığa çakılı kalarak, bazen de günlerce acı çekerdi.
Bir başka ölüm cezası da, suçluyu belinden bir halat veya zincire bağlayarak, yüksek bir yerden demirden bir kancanın üzerine doğru rasgele atmaktı. Adamın şansı varsa, yüksekten fırlatılınca kancaya takılmadan düşüp bir an önce ölür; yoksa, kancaya takılarak orada günlerce ölümü beklerdi. Bu durumda, yiyecek ve su vermek, yardım etmek, kurtarmak da aynı biçimde cezalandırılacağı için kimse bunlara yanaşmaya cesaret edemezdi.
Adam öldürenler bu şiddetli cezalarla cezalandırıldığı gibi, bazı vâliler de bu çeşit cezalara çarptırılabilirdi. Başka bir ölüm cezası da derisi yüzülerek öldürülmekti. Magosa (Famagusta) kentinin Venedikli vâlisi Bragadino, kenti, kendisine ve askerlerine dokunulmayacağına dair söz verilmesine karşın, teslim ettiğinde bu biçimde cezalandırılmıştı.
Viyana I ’de kazığa ve kancaya geçirmenin resimleri de vardı, ancak bunları çok zalimce bularak buraya almadık.
Zina için verilen cezaysa kadına ve erkeğe ayrı biçimde uygulanır: Erkek birkaç ay hapis yattıktan sonra para cezası ödeyerek çıkar, kadın ise, başına bir öküzün iç organları dolandıktan sonra at sırtında sokak sokak dolaştırılarak, çevredekiler tarafından taşlanır, kırbaçlanırdı.
Müslüman kadın, Hıristiyan erkekle zina yaparsa, her ikisinin de cezası ölümdü. Bu durumda, erkeği ancak Müslümanlığı kabul etmek kurtarabilirdi. Ama yine de bu çeşit bir suç olağandışı sayılmazdı.
Oysa, Müslüman bir erkek Hıristiyan kadınla yakalanırsa ona ölüm cezası verilmezdi. Bu durumda, başına bir öküzün iç organları dolanarak bir eşeğe ters bindirilip sokaklarda dolaştırılırdı. Hıristiyan bir erkekle Hıristiyan bir kadın uygunsuz durumda yakalanırsa bunun cezası yalnızca para cezasıydı.
Adları kadıda ya da Sobassa ’da (Subaşı) kayıtlı bulunan hayat kadınlarıysa, dinsel bayramlar dışında Yeniçerilere ve isteyen erkeklere hizmet ederlerdi. Moryson, bayramlara rastlayan günlerde cinsel temasta bulundukları için, pek çok hayat kadınının diri diri çuvallara kapatılıp çuvalın ağzı dikildikten sonra Boğaz ’ın sularına atılarak boğulduğunu yazar.
Pedro, Osmanlı mahkemelerinde verilen cezalardan da söz eder. Örneğin, yalancı tanıklık yapanlar, yüzleri çeşitli renklerle boyandıktan sonra eşeğe ters bindirilir, eşeğin kuyruğunu tutarak sokaklarda gezdirilir. Sokaktakiler yumurta, portakal kabuğu vb. atarak onunla eğlenir, aşağılarlar.
Yalancı tanık bundan sonra cezaevine konur, burada bedeninde yaşam boyu kalacak dövmeler yapılır, böylece bir kez daha tanıklık yapamaz. Borcunu ödemeyenler ise borçlarını ödeyinceye kadar boyunlarına demirden halka takılarak cezalandırılırdı.
Hile yapan, sattıkları malı bilerek eksik tartan satıcılar önce falakaya yatırılarak dövülür, sonra da başına tilki kuyruğu geçirilerek sokaklarda gezdirilirdi.
Tüm Türkler cezalara olağanüstü bir cesaretle katlanıyorlardı. Kimi kez baldır, kalça ve ayaklara sopa vurulurken kalın sopaların kırıldığı bile olurdu.
Bu dayak işlemi sonucunda dövülenin etleri öylesine ezilirdi ki tedaviye başlamadan önce kesilmesi gerekirdi. Daha sonra dayak yiyen, kendisini dövdüren görevlinin elini öperek teşekkür ederdi ve sopa sayısı kadar belirlenmiş bir para öderdi. Türklerin inanışına göre bedenin dövülen bu kısımları öteki dünyada acı çekmeyecekti.
Dernschwam falakaya tanık olmuş: Dayak yiyecek olanın ayakları uzun bir tahtaya ayrı ayrı bağlanırdı. Sonra bu tahta yukarı kaldırılırdı. Daha sonra iki adam sopanın iki ucuna geçer, adamın ayaklarına kimi kez yüz, kimi kez üç yüz sopa vururlardı. Bu çok ağır bir cezaydı. Böylesine dayak yiyenler tüm yaşamları boyunca sakat kalabilirlerdi. Türkler için dayak yemek, ekmek yemek kadar doğaldı. Bu nedenle Türkler herhangi bir otoriteye karşı söz dinlerler ve cezalandırılmaktan korkarlardı.
13 Mart 1554 ’te Sinan Paşa bir Macar ya da Hırvat ’ın çarmıha gerilmesini emretmişti. Adam ellerinden çivilendi, ayakları da bir tahtaya bağlandı. Olay Galata ’da oldu. Adam orada tüm gün asılı kaldı. 24 Şubat ’ta, bu esir diğerleriyle, kayıkla Sultan’ın yaptırdığı câmiye taş taşıyordu. Denizde esirler Türk gardiyanları öldürüp kaçmayı denediler, ancak daha sonra yakalandılar.
Aynı Sinan Paşa zorla sünnet ettirilip Müslüman yapılan bir Rum esiri yakılmaya mahkûm etmiş. Suçu, Müslümanlığı kabul etmesine karşın vaftiz edildiği Hıristiyan dinini savunmasıydı. Cezanın infaz edileceği gün Paşa, Rum esire 200 florin vermeyi önerdi. Karşılığında esir İslâm dinini kendi rızasıyla kabul edecekti, ama esir Hıristiyan kalmakta direndi.
Satıcılar yanlış tartı kullandıklarında başlarında suçlarını belirten bir yazı ile kent içinde dolaştırılırlardı. Boyunlarında da küçük zillerden oluşan ağır bir halka asılı olurdu. Ayrıca ceza verilen suçunu da bağırarak itiraf ederdi.
Sanderson, cezalar üzerine şöyle yazıyor: Yalan yere yemin edenler başlarında ve üstlerinde öküz bağırsakları olduğu halde, eşeğe ters bindirilirler ve bu halde kent sokaklarında dolaştırılırlardı. Ancak oruç ayı Ramazan ’da içkili bulunanlara verilen ceza daha büyüktü. Bir kepçe kurşun eritilir, suçlunun boğazından aşağıya dökülürdü.
Sultan’ın evinde (Saray’da) Bostancıbaşı ‘nın önemli bir yeri vardı. Emrinde binlerce Acemioğlan olurdu. Birçok görevinin (ki cellatlık bunlara dahildi), yanı sıra Sultan’ın saltanat kayığından da sorumluydu. Sultan gezerken dümeni o kullanırdı.
Hırsızlık suçundan yakalananlar göbeğine, arkasına, tabanlarına üç yüz sopaya varan cezayla cezalandırılıyorlardı. Cezalandırılan zengin biri Yahudi, Rum ya da Türkse her bir sopa için de 1 akçe ödemek zorundaydı.
Gerlach ’ın yazdığına göre 1575 Mart ayında tüm Türklerin şarap içmeleri yasaklandı. Kadı, içerken yakalananları 60-70 sopaya mahkûm ediyordu. Şarap satan da cezalandırılıyordu. Ramazan sırasında içki içmek kesinlikle yasaktı. Ocak 1576 ’da, Ramazan ’dan sonra, Ulefeger Ağa adında bir genç Yedikule ’ye hapsedilmişti. İçki içip sarhoş olduktan sonra bir Yeniçeri’yi yaralamıştı.
Gerlach ’a göre verilen cezalar çok ağırdı. Hırsızlık yapan ya da cinayet işleyenin dövülmenin yanı sıra tırnaklarına, büyük madeni çiviler sokuluyordu. Bir başka ceza da suçlunun bedeninin muslin bir kumaşla sıkıca sarılması, sonra üzerine su dökülüp kan akıncaya kadar kumaşın sıkılmasıydı.
Gerlach ’ın tarif ettiği cezaların kimine inanmak çok zordu. Örneğin, bir kadın ceza olarak çıplak vaziyette bir çuvala konmuş, çuvalın içine aç bir fare atılmış ve çuvalın ağzı sıkıca kapatılmış ve aç fare de kadını yiyip bitirmişti.
Paşa bu gezmelerinden birisinde üstü başı kirli, yırtık bir adam görür, adamı saraya getirtir. Adama evine, çoluk çocuğuna bakıp bakmadığını sorar, sonra da karısını getirtir, ona da aynı soruyu sorar. Kadın adamın evine çok güzel baktığını, hiçbir şeyi eksik etmediğini söyleyince bu kez de onu falakaya yatırır. Çoluğuna çocuğuna gül gibi bakan bu adamı ortalıkta kirli giysilerle dolaştıran kadına yüz sopa atarlar.
Pedro, Osmanlı hukuk uygulamalarını kendi ülkesindeki uygulamalarla kıyaslayarak övgüyle söz eder. Osmanlılarda hukuksal kararların hiç uzatılmadan, çoğu kez bir tek celsede alındığını, kendi ülkesindeki gibi yüksek paralar karşılığında uzatılmadığını anlatır.
Genç bir adam, Rüstem Paşa ’ya, iki adamı yargıç önünde kendisi aleyhine yalancı şahitlik yaptıkları iddiasıyla şikâyet etti. Konu kendisine miras yoluyla kalan malla ilgiliydi. Paşa adamların gerçekten yalan söylediklerini anladığında ikisinin de eşeklere ters bindirilip başlarına hayvan bağırsakları bağlanarak tüm kent boyunca dolaştırılmalarını buyurdu.
Daha sonra ayaklarından zincirlenip kadırgalara yollandılar. Genç adam ise zengin olmuştu. Dernschwam, diğer yalancı tanıkların da aynı biçimde cezalandırıldıklarına tanık olmuş. Kiminin sakallarına kına yakıldığı da oluyormuş.
Hafif suçlar, falakaya yıkılarak ya da sırta veya karına değnekle vurularak dayakla cezalandırılırdı. Hırsızlığın cezasıysa asılarak ölümdü. Dinine ihanet eden bir Müslüman’la Müslümanlık aleyhine konuşan bir Hıristiyan’ ın cezası yakılarak öldürülmekti. Hainler çeşitli işkencelerle cezalandırılır, devlet adamlarıysa boğularak öldürülürdü.
Bunların yanı sıra, kazığa geçirilmek gibi başka dehşet verici cezalar da vardı. Bu durumda, iki buçuk metre boyunda bir ucu sivriltilmiş kazık, geçirileceği yere kadar suçlunun sırtında kendisine taşıttırılır, burada sivri yerinden adamın içinden geçirilerek yere çakılır, adam bu biçimde ölmeden önce bazen kazığa çakılı kalarak, bazen de günlerce acı çekerdi.
Bir başka ölüm cezası da, suçluyu belinden bir halat veya zincire bağlayarak, yüksek bir yerden demirden bir kancanın üzerine doğru rasgele atmaktı. Adamın şansı varsa, yüksekten fırlatılınca kancaya takılmadan düşüp bir an önce ölür; yoksa, kancaya takılarak orada günlerce ölümü beklerdi. Bu durumda, yiyecek ve su vermek, yardım etmek, kurtarmak da aynı biçimde cezalandırılacağı için kimse bunlara yanaşmaya cesaret edemezdi.
Adam öldürenler bu şiddetli cezalarla cezalandırıldığı gibi, bazı vâliler de bu çeşit cezalara çarptırılabilirdi. Başka bir ölüm cezası da derisi yüzülerek öldürülmekti. Magosa (Famagusta) kentinin Venedikli vâlisi Bragadino, kenti, kendisine ve askerlerine dokunulmayacağına dair söz verilmesine karşın, teslim ettiğinde bu biçimde cezalandırılmıştı.
Viyana I ’de kazığa ve kancaya geçirmenin resimleri de vardı, ancak bunları çok zalimce bularak buraya almadık.
Zina için verilen cezaysa kadına ve erkeğe ayrı biçimde uygulanır: Erkek birkaç ay hapis yattıktan sonra para cezası ödeyerek çıkar, kadın ise, başına bir öküzün iç organları dolandıktan sonra at sırtında sokak sokak dolaştırılarak, çevredekiler tarafından taşlanır, kırbaçlanırdı.
Müslüman kadın, Hıristiyan erkekle zina yaparsa, her ikisinin de cezası ölümdü. Bu durumda, erkeği ancak Müslümanlığı kabul etmek kurtarabilirdi. Ama yine de bu çeşit bir suç olağandışı sayılmazdı.
Oysa, Müslüman bir erkek Hıristiyan kadınla yakalanırsa ona ölüm cezası verilmezdi. Bu durumda, başına bir öküzün iç organları dolanarak bir eşeğe ters bindirilip sokaklarda dolaştırılırdı. Hıristiyan bir erkekle Hıristiyan bir kadın uygunsuz durumda yakalanırsa bunun cezası yalnızca para cezasıydı.
Adları kadıda ya da Sobassa ’da (Subaşı) kayıtlı bulunan hayat kadınlarıysa, dinsel bayramlar dışında Yeniçerilere ve isteyen erkeklere hizmet ederlerdi. Moryson, bayramlara rastlayan günlerde cinsel temasta bulundukları için, pek çok hayat kadınının diri diri çuvallara kapatılıp çuvalın ağzı dikildikten sonra Boğaz ’ın sularına atılarak boğulduğunu yazar.
Pedro, Osmanlı mahkemelerinde verilen cezalardan da söz eder. Örneğin, yalancı tanıklık yapanlar, yüzleri çeşitli renklerle boyandıktan sonra eşeğe ters bindirilir, eşeğin kuyruğunu tutarak sokaklarda gezdirilir. Sokaktakiler yumurta, portakal kabuğu vb. atarak onunla eğlenir, aşağılarlar.
Yalancı tanık bundan sonra cezaevine konur, burada bedeninde yaşam boyu kalacak dövmeler yapılır, böylece bir kez daha tanıklık yapamaz. Borcunu ödemeyenler ise borçlarını ödeyinceye kadar boyunlarına demirden halka takılarak cezalandırılırdı.
Hile yapan, sattıkları malı bilerek eksik tartan satıcılar önce falakaya yatırılarak dövülür, sonra da başına tilki kuyruğu geçirilerek sokaklarda gezdirilirdi.
Tüm Türkler cezalara olağanüstü bir cesaretle katlanıyorlardı. Kimi kez baldır, kalça ve ayaklara sopa vurulurken kalın sopaların kırıldığı bile olurdu.
Bu dayak işlemi sonucunda dövülenin etleri öylesine ezilirdi ki tedaviye başlamadan önce kesilmesi gerekirdi. Daha sonra dayak yiyen, kendisini dövdüren görevlinin elini öperek teşekkür ederdi ve sopa sayısı kadar belirlenmiş bir para öderdi. Türklerin inanışına göre bedenin dövülen bu kısımları öteki dünyada acı çekmeyecekti.
Dernschwam falakaya tanık olmuş: Dayak yiyecek olanın ayakları uzun bir tahtaya ayrı ayrı bağlanırdı. Sonra bu tahta yukarı kaldırılırdı. Daha sonra iki adam sopanın iki ucuna geçer, adamın ayaklarına kimi kez yüz, kimi kez üç yüz sopa vururlardı. Bu çok ağır bir cezaydı. Böylesine dayak yiyenler tüm yaşamları boyunca sakat kalabilirlerdi. Türkler için dayak yemek, ekmek yemek kadar doğaldı. Bu nedenle Türkler herhangi bir otoriteye karşı söz dinlerler ve cezalandırılmaktan korkarlardı.
13 Mart 1554 ’te Sinan Paşa bir Macar ya da Hırvat ’ın çarmıha gerilmesini emretmişti. Adam ellerinden çivilendi, ayakları da bir tahtaya bağlandı. Olay Galata ’da oldu. Adam orada tüm gün asılı kaldı. 24 Şubat ’ta, bu esir diğerleriyle, kayıkla Sultan’ın yaptırdığı câmiye taş taşıyordu. Denizde esirler Türk gardiyanları öldürüp kaçmayı denediler, ancak daha sonra yakalandılar.
Aynı Sinan Paşa zorla sünnet ettirilip Müslüman yapılan bir Rum esiri yakılmaya mahkûm etmiş. Suçu, Müslümanlığı kabul etmesine karşın vaftiz edildiği Hıristiyan dinini savunmasıydı. Cezanın infaz edileceği gün Paşa, Rum esire 200 florin vermeyi önerdi. Karşılığında esir İslâm dinini kendi rızasıyla kabul edecekti, ama esir Hıristiyan kalmakta direndi.
Satıcılar yanlış tartı kullandıklarında başlarında suçlarını belirten bir yazı ile kent içinde dolaştırılırlardı. Boyunlarında da küçük zillerden oluşan ağır bir halka asılı olurdu. Ayrıca ceza verilen suçunu da bağırarak itiraf ederdi.
Sanderson, cezalar üzerine şöyle yazıyor: Yalan yere yemin edenler başlarında ve üstlerinde öküz bağırsakları olduğu halde, eşeğe ters bindirilirler ve bu halde kent sokaklarında dolaştırılırlardı. Ancak oruç ayı Ramazan ’da içkili bulunanlara verilen ceza daha büyüktü. Bir kepçe kurşun eritilir, suçlunun boğazından aşağıya dökülürdü.
Sultan’ın evinde (Saray’da) Bostancıbaşı ‘nın önemli bir yeri vardı. Emrinde binlerce Acemioğlan olurdu. Birçok görevinin (ki cellatlık bunlara dahildi), yanı sıra Sultan’ın saltanat kayığından da sorumluydu. Sultan gezerken dümeni o kullanırdı.
Hırsızlık suçundan yakalananlar göbeğine, arkasına, tabanlarına üç yüz sopaya varan cezayla cezalandırılıyorlardı. Cezalandırılan zengin biri Yahudi, Rum ya da Türkse her bir sopa için de 1 akçe ödemek zorundaydı.
Gerlach ’ın yazdığına göre 1575 Mart ayında tüm Türklerin şarap içmeleri yasaklandı. Kadı, içerken yakalananları 60-70 sopaya mahkûm ediyordu. Şarap satan da cezalandırılıyordu. Ramazan sırasında içki içmek kesinlikle yasaktı. Ocak 1576 ’da, Ramazan ’dan sonra, Ulefeger Ağa adında bir genç Yedikule ’ye hapsedilmişti. İçki içip sarhoş olduktan sonra bir Yeniçeri’yi yaralamıştı.
Gerlach ’a göre verilen cezalar çok ağırdı. Hırsızlık yapan ya da cinayet işleyenin dövülmenin yanı sıra tırnaklarına, büyük madeni çiviler sokuluyordu. Bir başka ceza da suçlunun bedeninin muslin bir kumaşla sıkıca sarılması, sonra üzerine su dökülüp kan akıncaya kadar kumaşın sıkılmasıydı.
Gerlach ’ın tarif ettiği cezaların kimine inanmak çok zordu. Örneğin, bir kadın ceza olarak çıplak vaziyette bir çuvala konmuş, çuvalın içine aç bir fare atılmış ve çuvalın ağzı sıkıca kapatılmış ve aç fare de kadını yiyip bitirmişti.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

