“Bu edepsizlik sizin aklınızın
kusurudur”
Fatih Sultan Mehmed ikinci defa tahta geçtikten
sonra 1451’de Karaman seferine çıktı.
Osmanlı ordusunu karşısında gören Karamanoğlu
aman dileyince Fatih, Osmanlı topraklarına geri döndü.
Genç sultan Bursa’da iken yeniçeriler
sefer bahşişi isteriz diye kazan kaldırdılar. Yolun iki tarafında
silahlı saf tutan yeniçeriler, Fatih’e “Padişahımızın ilk seferidir,
kullara ihsan gerek” dediler. Askerin bu davranışından oldukça rahatsız
olup incinen Fatih, 10 kise akçeyi askere dağıtıp ortalığı
sakinleştirdi.
Ardından Yeniçeri Ağası Kurtçu Doğan’ı
falakaya yatırtıp, görevinden azletti. Yerine Mustafa
Bey’i yeniçeri ağası yaptı. Yeniçeri subayları da
Fatih’in öfkesinden nasiplerini aldı.
Yayabaşlarını çağırıp, “Bu edepsizlik
sizin aklınızın kusurudur” diyerek onlara yüzer sopa vurdurdu ve
görevlerinden azletti. Yeniçerileri kontrol altında tutmak için kendisine bağlı
birkaç bin doğancı ve sekbanı aralarına kattı.
Fatih’in askerin isyanına verdiği bu tepki ve yeni düzenlemeler yüzünden
yeniçeriler onun saltanatı boyunca birçok zorlukla
karşılaşmalarına rağmen bir daha seslerini çıkaramadılar.
Osmanlı Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Şubat 2018 Cumartesi
FATİH’İN ÖLÜMÜ VE YAĞMALANAN İSTANBUL
“Aç kurt koyuna nasıl koyulursa İstanbul’a öyle
koyuldular”
İstanbul’da ilk askerî isyan, bu şehrin fatihi II. Mehmed vefat ettiğinde yaşandı. İstanbul gibi stratejik bir şehri 1453’de fethederek Osmanlı ve dünya tarihinin gidişatını değiştiren Fatih Sultan Mehmed, nikris hastalığından muzdarip olduğu için son zamanlarında adım atmakta bile zorluk çekmekteydi.
Hastalığına rağmen ordunun başında, büyük ihtimalle Mısır’a sefer düzenlemek üzere 27 Nisan 1481’de İstanbul’dan ayrıldı. Halka ve askere hâlâ güçlü bir hükümdar olduğunu göstermek için, dayanılmaz acılara katlanmak pahasına, şehirden at üstünde çıktı.
Sultan II. Mehmed, Üsküdar’a geçtiğinde hastalığı artık yerinden kalkmasına bile müsaade etmeyecek derecede arttı. Hekimler tüm imkânlarını kullanarak Fatih’i iyileştirmeye çalışırken, askerler de birkaç gün Üsküdar’da beklemek zorunda kaldılar. Hazırlanan ilaçlar padişahın ağrılarını biraz hafifletir hafifletmez askere tekrar hareket emri verildi.
Ama Gebze yakınlarındaki Hünkâr Çayırı’na gelindiğinde Fatih bir kez daha komaya girdi ve tabiplerin gayretlerine rağmen kısa bir süre sonra, 3 Mayıs 1481’de, ikindi vakti vefat etti.
Fatih Sultan Mehmed’in öldüğü, hemen üst düzey yöneticiler tarafından öğrenildi. Artık bundan sonra yaşanacaklar devlet adamlarının idare yeteneğine bağlı olarak gelişecekti. Fatih’in hayatta iki oğlu vardı; 33 yaşındaki büyük oğlu Bayezid Amasya’da, 22 yaşındaki küçük oğlu Cem ise Konya’da vali idi.
Veziriazam Karamanî Mehmed Paşa, derhal iki şehzâdeye de ulaklar göndererek babalarının vefat ettiğini ve acele İstanbul’a gelmeleri gerektiğini haber verdi.
İstanbul’a erken gelen şehzâde tahta çıkacaktı. İki şehzâdeden biri tahta geçene kadar ölüm hadisesi etraftakilerden, özellikle de askerlerden gizli tutulmalıydı. Sultanın hamama gitmesi gerektiği bahanesiyle Fatih’in naaşı vakit kaybettirilmeden İstanbul’a geçirildi ve Topkapı Sarayı’na konuldu.
Askerlerin, padişahın ölüm haberini öğrenip, İstanbul’da bir anarşiye yol açmamaları gayesiyle de şehre girmeleri yasaklandı. Şehri korumak üzere bırakılan askerlerin bir kısmı ve acemioğlanları, Fil Çayırı Nehri Köprüsü’nün tamiri ve gerekli hendeklerin kazdırılması bahanesiyle buradan uzaklaştırıldı. Ayrıca şehrin kapıları kapatılırken, Üsküdar ile İstanbul arasındaki deniz ulaşım araçları da Eminönü tarafına getirtildi.
Askerler, birkaç gün sonra II. Mehmed’in öldüğünü her nasılsa öğrendiler ve ellerine geçirdikleri balıkçı tekneleriyle İstanbul’a akın ettiler. Özellikle kapıkulu askerleri İstanbul’da, devrin kaynaklarında “fetret günleri”, “yeniçeri başın keser” gibi sözlerle ifade edilen ve Tarihçi Neşrî’nin benzetmesiyle “aç kurt koyuna nasıl koyulursa İstanbul’a öyle koyularak” büyük bir yağma başlattılar.
Şehzâde Bayezid taraftarları askerin isyanını destekliyorlardı. Şehzâde Bayezid’in tahta çıkmasında en büyük engel olan Cem Sultan taraftarı Veziriazam Karamanî Mehmed Paşa konağında saklanmak zorunda kaldı.
Ancak fazla bir süre geçmemişti ki, sokaklarda “Bayezid çok yaşasın” diyerek dolaşan askerler, Mehmed Paşa’nın konağını bastılar, divânhanede saklanan paşayı bulup parçaladılar ve kesik başını bir mızrağın ucuna takarak şehrin sokaklarında dolaştırdılar; konağını da yağmalayarak tüm malına el koydular. Ardından da birçok zenginin evini yağmaladılar.
Fatih tarafından İstanbul muhafızı olarak bırakılmış eski veziriazamlardan İshak Paşa, askere kesenin ağzını açarak, kısa sürede duruma hâkim oldu. Şehzâde Bayezid taraftarı olan İshak Paşa, İstanbul’da bulunan 11 yaşındaki Şehzâde Korkud’u babası gelene kadar vekâleten tahta çıkardı. Böylece askerin isyanı biraz olsun yatıştırıldı.
26 Mayıs 1481’de dört bin kişilik maiyetiyle önce Üsküdar’a, buradan da İstanbul’a gelen Şehzâde Bayezid, asker ve halk tarafından coşkulu bir şekilde karşılandı. Yeni padişah daha karaya ayak basmamıştı ki, İshak Paşa’nın kendilerine, “Hamza Beyoğlu Mustafa Paşa, cebbar ve intikamcı bir heriftir. Vezaret makamına gelirse, benim marifetimle ziyade artan maaşlarınıza zam yapmaz. Şimdi bu durumun olmasını istemezseniz, onun İstanbul’a geçmesine rızanız olmasın” şeklinde haberler göndermesi üzerine askerler II. Bayezid’in kayığının etrafını sardı ve Mustafa Paşa’nın Üsküdar’a geri gönderilmesini sağladılar.
Mâtem elbiseleriyle karaya çıkan II. Bayezid, askerlere para dağıtarak İstanbul’a girdi. Esnaf ve şehrin ileri gelenleri yeni padişahın atının ayakları altına kıymetli halılar ve kumaşlar serdiler, tabak tabak altın ve gümüş döktüler.
Yeniçeriler, yeni padişahı sarayın giriş kapısı olan Bâb-ı Hümâyûn’un önünde bekliyordu. Askerler, II. Bayezid’den veziriazamı öldürdükleri ve şehirde yağma yaptıkları için af dilediler. Padişah da askerleri affetti. Böylece İstanbul, bundan sonra sıkça karşılaşacağı isyanlar serisinin ilkini yaşamıştı.
İstanbul’da ilk askerî isyan, bu şehrin fatihi II. Mehmed vefat ettiğinde yaşandı. İstanbul gibi stratejik bir şehri 1453’de fethederek Osmanlı ve dünya tarihinin gidişatını değiştiren Fatih Sultan Mehmed, nikris hastalığından muzdarip olduğu için son zamanlarında adım atmakta bile zorluk çekmekteydi.
Hastalığına rağmen ordunun başında, büyük ihtimalle Mısır’a sefer düzenlemek üzere 27 Nisan 1481’de İstanbul’dan ayrıldı. Halka ve askere hâlâ güçlü bir hükümdar olduğunu göstermek için, dayanılmaz acılara katlanmak pahasına, şehirden at üstünde çıktı.
Sultan II. Mehmed, Üsküdar’a geçtiğinde hastalığı artık yerinden kalkmasına bile müsaade etmeyecek derecede arttı. Hekimler tüm imkânlarını kullanarak Fatih’i iyileştirmeye çalışırken, askerler de birkaç gün Üsküdar’da beklemek zorunda kaldılar. Hazırlanan ilaçlar padişahın ağrılarını biraz hafifletir hafifletmez askere tekrar hareket emri verildi.
Ama Gebze yakınlarındaki Hünkâr Çayırı’na gelindiğinde Fatih bir kez daha komaya girdi ve tabiplerin gayretlerine rağmen kısa bir süre sonra, 3 Mayıs 1481’de, ikindi vakti vefat etti.
Fatih Sultan Mehmed’in öldüğü, hemen üst düzey yöneticiler tarafından öğrenildi. Artık bundan sonra yaşanacaklar devlet adamlarının idare yeteneğine bağlı olarak gelişecekti. Fatih’in hayatta iki oğlu vardı; 33 yaşındaki büyük oğlu Bayezid Amasya’da, 22 yaşındaki küçük oğlu Cem ise Konya’da vali idi.
Veziriazam Karamanî Mehmed Paşa, derhal iki şehzâdeye de ulaklar göndererek babalarının vefat ettiğini ve acele İstanbul’a gelmeleri gerektiğini haber verdi.
İstanbul’a erken gelen şehzâde tahta çıkacaktı. İki şehzâdeden biri tahta geçene kadar ölüm hadisesi etraftakilerden, özellikle de askerlerden gizli tutulmalıydı. Sultanın hamama gitmesi gerektiği bahanesiyle Fatih’in naaşı vakit kaybettirilmeden İstanbul’a geçirildi ve Topkapı Sarayı’na konuldu.
Askerlerin, padişahın ölüm haberini öğrenip, İstanbul’da bir anarşiye yol açmamaları gayesiyle de şehre girmeleri yasaklandı. Şehri korumak üzere bırakılan askerlerin bir kısmı ve acemioğlanları, Fil Çayırı Nehri Köprüsü’nün tamiri ve gerekli hendeklerin kazdırılması bahanesiyle buradan uzaklaştırıldı. Ayrıca şehrin kapıları kapatılırken, Üsküdar ile İstanbul arasındaki deniz ulaşım araçları da Eminönü tarafına getirtildi.
Askerler, birkaç gün sonra II. Mehmed’in öldüğünü her nasılsa öğrendiler ve ellerine geçirdikleri balıkçı tekneleriyle İstanbul’a akın ettiler. Özellikle kapıkulu askerleri İstanbul’da, devrin kaynaklarında “fetret günleri”, “yeniçeri başın keser” gibi sözlerle ifade edilen ve Tarihçi Neşrî’nin benzetmesiyle “aç kurt koyuna nasıl koyulursa İstanbul’a öyle koyularak” büyük bir yağma başlattılar.
Şehzâde Bayezid taraftarları askerin isyanını destekliyorlardı. Şehzâde Bayezid’in tahta çıkmasında en büyük engel olan Cem Sultan taraftarı Veziriazam Karamanî Mehmed Paşa konağında saklanmak zorunda kaldı.
Ancak fazla bir süre geçmemişti ki, sokaklarda “Bayezid çok yaşasın” diyerek dolaşan askerler, Mehmed Paşa’nın konağını bastılar, divânhanede saklanan paşayı bulup parçaladılar ve kesik başını bir mızrağın ucuna takarak şehrin sokaklarında dolaştırdılar; konağını da yağmalayarak tüm malına el koydular. Ardından da birçok zenginin evini yağmaladılar.
Fatih tarafından İstanbul muhafızı olarak bırakılmış eski veziriazamlardan İshak Paşa, askere kesenin ağzını açarak, kısa sürede duruma hâkim oldu. Şehzâde Bayezid taraftarı olan İshak Paşa, İstanbul’da bulunan 11 yaşındaki Şehzâde Korkud’u babası gelene kadar vekâleten tahta çıkardı. Böylece askerin isyanı biraz olsun yatıştırıldı.
26 Mayıs 1481’de dört bin kişilik maiyetiyle önce Üsküdar’a, buradan da İstanbul’a gelen Şehzâde Bayezid, asker ve halk tarafından coşkulu bir şekilde karşılandı. Yeni padişah daha karaya ayak basmamıştı ki, İshak Paşa’nın kendilerine, “Hamza Beyoğlu Mustafa Paşa, cebbar ve intikamcı bir heriftir. Vezaret makamına gelirse, benim marifetimle ziyade artan maaşlarınıza zam yapmaz. Şimdi bu durumun olmasını istemezseniz, onun İstanbul’a geçmesine rızanız olmasın” şeklinde haberler göndermesi üzerine askerler II. Bayezid’in kayığının etrafını sardı ve Mustafa Paşa’nın Üsküdar’a geri gönderilmesini sağladılar.
Mâtem elbiseleriyle karaya çıkan II. Bayezid, askerlere para dağıtarak İstanbul’a girdi. Esnaf ve şehrin ileri gelenleri yeni padişahın atının ayakları altına kıymetli halılar ve kumaşlar serdiler, tabak tabak altın ve gümüş döktüler.
Yeniçeriler, yeni padişahı sarayın giriş kapısı olan Bâb-ı Hümâyûn’un önünde bekliyordu. Askerler, II. Bayezid’den veziriazamı öldürdükleri ve şehirde yağma yaptıkları için af dilediler. Padişah da askerleri affetti. Böylece İstanbul, bundan sonra sıkça karşılaşacağı isyanlar serisinin ilkini yaşamıştı.
30 Ocak 2018 Salı
Osmanlı ve Adalet
Dünyaca ünlü bir adalet sistemine sahip olan ve 693 yıl -dağılma
dönemi hariç diyebiliriz- bu sistemi en iyi şekilde uygulayan Osmanlı
devletinden başkası olamaz. Osmanlının adalet terazisi çok hassastır ve oldukça
güçlü temeller üzerine kurulmuştur. 693 yıl içinde devletin en üst kademsindeki
kişi ile halk her zaman eşit haklara sahip olmuştur ve gerektiğinde eşit
şartlarda yargılanmışlardır
Bu adalet sistemini anlatırken bu sistemin öğelerinden ve işleyişlerinden bahsetmek gerekir. Osmanlı devletinde hukuk, Şer’i hukuk (İslam hukuku=fıkıh) ve Örfi hukuk olmak üzere iki temele dayanmaktadır.
Örfi hukukun kaynaklarını Türk gelenek ve göreneklerine göre oluşturulmuş kurallar ve şer’i hukuka aykırı olmayan padişah buyrukları oluşturuyordu. Örfi hukukun bir araya getirilmiş adına Kanunname deniyordu.
Osmanlı devletinde bilinen ilk kanunname Fatih Sultan Mehmet’in Kanunname-i Ali Osman’ıdır. Osmanlı devletinde batılı anlamda ilk yayınlanan ana yasa ise II. Abdülhamit döneminde ilan edilen “Temel Kanun” anlamına gelen Kânûn-i Esâsî’dir (1876).
Osmanlı devletinde hukuk ve adalet denince en yetkili kişi olarak kazaskerler gelir. Kazasker kelimesi “kadı” ve “asker” kelimesinin birleşimden oluşmaktadır. Kazaskerlik ilmiye kıyafeti olup Osmanlı devlet yapısında idari bir görevdir.
Kazasker’in görevleri; kadı, müderris ve din görevlisi atamalarını gerçekleştirir. Kadı kararlarına itiraz kazaskerliğe yapılırdı yani kazaskerlerin kadı kararlarını bozma ve yeni kararlar oluşturma gibi yetkilere sahiplerdi. Kazaskerler Divan-ı Hümayun’un tabiî azasıydı. Şeyhülislamlar divanda bulununcaya kadar divandaki şer’i meseleler, Kazaskerler tarafından idare edilirdi. Kazaskerlik 1480 yılına kadar Anadolu Kazaskeriliği olarak tek merkezdeydi bu yıldan sonra Rumeli Kazaskeri ve Anadolu Kazaskeri olarak ikiye ayrıldı ve rütbe olarak Rumeli Kazaskeri, Anadolu Kazaskerinden üstündü.
Yavuz Sultan Selim’in İran seferinden sonra merkezi Diyarbakır olan üçüncü bir Kazaskerlik oluşturularak doğu eyaletlerinin kontrolü sağlanmak istenmiş fakat bu üçüncü Kazaskerlik sonradan kaldırılmıştır.
Yargı işlerinde Kazaskerden sonra Kadı gelir. Tüm İslam devletlerinde gördüğümüz bir makam olan Kadılık makamı da Osmanlı devletinin ilk yıllarından itibaren görülmektedir. Kadı yargı işlerine bakan görevliye verilen unvandır.
Kadılar Kazasker veya Şeyhülislam tarafından Padişah’a arz edilir Padişah beratı ile atanırlardı. Kadılar hakkında detaylı bilgileri Osmanlı arşivlerinden öğrenebiliriz.
Ayrıca Kadıların görevli oldukları yerlerde tuttukları Şer’iye sicillerinden de Kadılar hakkında kişisel şeyler öğrenmekle birlikte görevlendirildiği toplum ve Kadının görevleri hakkında bilgiler alabiliriz. Kadılar bulundukları bölgenin şer’i mahkemede davalara bakarlar (bu davalarda kadı her zaman tek başına karar vermez bulunduğu bölgenin ileri gelenlerinden tanınmışlarından oluşan heyetinde fikrini alır).
Aynı zamanda diğer görevleri; bölgedeki vakıfları denetleme, belediye başkanlığı yapma, beylerbeyini denetleyerek bölgeye tam hâkim olmasını engellerler (bu Osmanlı devletinin merkeziyetçi bir yapısı olduğunu gösterir), anlaşmalara şahitlik ederek noter görevi üslenir, görevliler hakkında payitaht’a rapor yazarlar, merkezden gelen emirleri duyururlar.
Ayrıca Kadının direkt padişahın kendisiyle yazışma yetkisi de bulunmaktadır. Kaynaklardan öğrenildiğine göre Kadıların bulundukları bölgeye alışıp kayırma ve rüşvet işlerinin önün açılmasını önlemek için görev süreleri sınırlı tutulmuştur bu görev süresi İsmail Hakkı Uzunçarşılı tarafından 20 ay olarak gösterilse de Mustafa Akdağ bir yıl müddet-i örfî, bir yıl da uzatmalı olarak toplam iki yıl olduğunu söylemektedir.
Kadıların görev süresinin Kadıdan Kadıya farklılık gösterdiği söylenebilir. En doğru kararları vermek ve kimsenin hakkını kimsede bırakmamakla görevli olan kadılar şer’i hukuk ve örfi hukuk’un gereklerini yerine getirmeye çalışmışlardır. Bununla ilgili belki de en güzel örnek Evliya Çelebinin Seyahatnamesinde bulunmaktadır.
Bu hikâye Seyahatname de şöyle geçer: Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fetheden padişah yalnızca şehrin imarı ile uğraşmadı. Şehrin ilk kadısı olarak Bursa Müderrisi Hızır Bey’i şehrin ilk Kadısı olarak atadı ve geçimlik olarak şimdiki Kadıköy’ü verdi (Kadıköy ismi de buradan gelmektedir).
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un fethinden on yıl sonra mimar Rum asıllı Atik Sinan’a kubbesi Ayasofya’dan daha büyük olan bir cami yapmasını emreder. Mimar her ne kadar padişahın emrine “Emrin başım üstüne padişahım” diyerek başlasa da yaptığı cami Fatih’in istediği kadar heybetli olmaz.
Fatih Sultan Mehmet, yeni yapılan camiyi görünce “Kubbesi Ayasofya’dan daha büyük olsun…” emrine neden uyulmadığını sorar.
Mimar; büyük bir depremde caminin yıkılacağından korktuğu için kubbesini Ayasofya’dan daha küçük yapmak zorunda kaldığını ve bu yüzden sütunları kestirdiğini söyler.
Bunun üzerine sinirlenen padişah bu işi kasıtlı yaptığını düşündüğü için ve mermerleri ondan habersiz kestirdiği için “Mermer sütunları kesen ellerin kesilmesi” emrini verir…
Mimar Atik Sinan bunu özellikle yapmadığını “Hesaplarına göre Ayasofya’nın kubbesinden daha büyük bir kubbenin, ilk depremde yıkılacağını” düşündüğünü söyler ama emir büyük yerdendir ve geri dönüşü yoktur.
Daha sonrasında çevresi tarafından cesaretlendirilir ve Fatih Sultan Mehmet’i Hızır Bey’e şikâyet eder.
Fatih mahkemeye gelir ve duruşma başlar; Fatih Sultan Mehmet çok büyük bir insan olabilir ama emrindeki birini mahkeme etmeden cezalandırmıştır.
Karşı taraf savunmasını yapar, mimar gerekçelerini açıklar ve kadı kararını verir: Fatih Sultan Mehmet suçlu bulunur ve kendisi de mimara uyguladığı cezayla yani elleri kesilerek cezalandırılacaktır. Bunu duyan mimar Atik Sinan kulaklarına inanamaz ve Kadıya yalvarmaya başlar bunu göz önünde bulunduran Kadı Hızır Bey cezayı para cezası olarak çevirir ve mimara yüklü miktarda para verilmesine karar verir. Evliya Çelebi’nin aktardığına göre, karardan sonra Fatih, çıkardığı demir sopayı kadıya göstererek; “Eğer sen Allah’ın hükmünü uygulamayıp, elimi kesmeye beni mahkûm etmeseydin bununla başını paramparça ederdim” der. Kadı Hızır Bey de sakladığı kamayı çıkararak cevap verir: “Sen de benim hükmümü kabul etmeseydin, ben de bununla seni delik deşik ederdim” der.
Buradan yola çıkarak Osmanlı adalet sisteminin ne kadar sistematik olduğunu görebilir ayrıca Osmanlı devletinde kişi ve makam gözetmeksizin herkesin mahkeme önünde eşit olduğu da gözlenmektedir.
Kanuni Sultan Süleyman’ın ifadesiyle; “Kılıcın yapamadığını adalet yapar.”
Kaynakça
Dr. Ahmed Akgündüz -Osmanlı Hukuk Sistemi
Hülya TAŞ -Osmanlı Kadı Mahkemesindeki “Şühûdü’l-Hâl” Nasıl Değerlendirilebilir?
İsmail Hakkı Uzunçarşılı-Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilatı, Ankara, 1965, s.86
Evliya Çelebi -Seyahatname
Ulaş Salih ÖZDEMİR -Osmanlıda Kadıların Görevleri
Bu adalet sistemini anlatırken bu sistemin öğelerinden ve işleyişlerinden bahsetmek gerekir. Osmanlı devletinde hukuk, Şer’i hukuk (İslam hukuku=fıkıh) ve Örfi hukuk olmak üzere iki temele dayanmaktadır.
Örfi hukukun kaynaklarını Türk gelenek ve göreneklerine göre oluşturulmuş kurallar ve şer’i hukuka aykırı olmayan padişah buyrukları oluşturuyordu. Örfi hukukun bir araya getirilmiş adına Kanunname deniyordu.
Osmanlı devletinde bilinen ilk kanunname Fatih Sultan Mehmet’in Kanunname-i Ali Osman’ıdır. Osmanlı devletinde batılı anlamda ilk yayınlanan ana yasa ise II. Abdülhamit döneminde ilan edilen “Temel Kanun” anlamına gelen Kânûn-i Esâsî’dir (1876).
Osmanlı devletinde hukuk ve adalet denince en yetkili kişi olarak kazaskerler gelir. Kazasker kelimesi “kadı” ve “asker” kelimesinin birleşimden oluşmaktadır. Kazaskerlik ilmiye kıyafeti olup Osmanlı devlet yapısında idari bir görevdir.
Kazasker’in görevleri; kadı, müderris ve din görevlisi atamalarını gerçekleştirir. Kadı kararlarına itiraz kazaskerliğe yapılırdı yani kazaskerlerin kadı kararlarını bozma ve yeni kararlar oluşturma gibi yetkilere sahiplerdi. Kazaskerler Divan-ı Hümayun’un tabiî azasıydı. Şeyhülislamlar divanda bulununcaya kadar divandaki şer’i meseleler, Kazaskerler tarafından idare edilirdi. Kazaskerlik 1480 yılına kadar Anadolu Kazaskeriliği olarak tek merkezdeydi bu yıldan sonra Rumeli Kazaskeri ve Anadolu Kazaskeri olarak ikiye ayrıldı ve rütbe olarak Rumeli Kazaskeri, Anadolu Kazaskerinden üstündü.
Yavuz Sultan Selim’in İran seferinden sonra merkezi Diyarbakır olan üçüncü bir Kazaskerlik oluşturularak doğu eyaletlerinin kontrolü sağlanmak istenmiş fakat bu üçüncü Kazaskerlik sonradan kaldırılmıştır.
Yargı işlerinde Kazaskerden sonra Kadı gelir. Tüm İslam devletlerinde gördüğümüz bir makam olan Kadılık makamı da Osmanlı devletinin ilk yıllarından itibaren görülmektedir. Kadı yargı işlerine bakan görevliye verilen unvandır.
Kadılar Kazasker veya Şeyhülislam tarafından Padişah’a arz edilir Padişah beratı ile atanırlardı. Kadılar hakkında detaylı bilgileri Osmanlı arşivlerinden öğrenebiliriz.
Ayrıca Kadıların görevli oldukları yerlerde tuttukları Şer’iye sicillerinden de Kadılar hakkında kişisel şeyler öğrenmekle birlikte görevlendirildiği toplum ve Kadının görevleri hakkında bilgiler alabiliriz. Kadılar bulundukları bölgenin şer’i mahkemede davalara bakarlar (bu davalarda kadı her zaman tek başına karar vermez bulunduğu bölgenin ileri gelenlerinden tanınmışlarından oluşan heyetinde fikrini alır).
Aynı zamanda diğer görevleri; bölgedeki vakıfları denetleme, belediye başkanlığı yapma, beylerbeyini denetleyerek bölgeye tam hâkim olmasını engellerler (bu Osmanlı devletinin merkeziyetçi bir yapısı olduğunu gösterir), anlaşmalara şahitlik ederek noter görevi üslenir, görevliler hakkında payitaht’a rapor yazarlar, merkezden gelen emirleri duyururlar.
Ayrıca Kadının direkt padişahın kendisiyle yazışma yetkisi de bulunmaktadır. Kaynaklardan öğrenildiğine göre Kadıların bulundukları bölgeye alışıp kayırma ve rüşvet işlerinin önün açılmasını önlemek için görev süreleri sınırlı tutulmuştur bu görev süresi İsmail Hakkı Uzunçarşılı tarafından 20 ay olarak gösterilse de Mustafa Akdağ bir yıl müddet-i örfî, bir yıl da uzatmalı olarak toplam iki yıl olduğunu söylemektedir.
Kadıların görev süresinin Kadıdan Kadıya farklılık gösterdiği söylenebilir. En doğru kararları vermek ve kimsenin hakkını kimsede bırakmamakla görevli olan kadılar şer’i hukuk ve örfi hukuk’un gereklerini yerine getirmeye çalışmışlardır. Bununla ilgili belki de en güzel örnek Evliya Çelebinin Seyahatnamesinde bulunmaktadır.
Bu hikâye Seyahatname de şöyle geçer: Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fetheden padişah yalnızca şehrin imarı ile uğraşmadı. Şehrin ilk kadısı olarak Bursa Müderrisi Hızır Bey’i şehrin ilk Kadısı olarak atadı ve geçimlik olarak şimdiki Kadıköy’ü verdi (Kadıköy ismi de buradan gelmektedir).
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un fethinden on yıl sonra mimar Rum asıllı Atik Sinan’a kubbesi Ayasofya’dan daha büyük olan bir cami yapmasını emreder. Mimar her ne kadar padişahın emrine “Emrin başım üstüne padişahım” diyerek başlasa da yaptığı cami Fatih’in istediği kadar heybetli olmaz.
Fatih Sultan Mehmet, yeni yapılan camiyi görünce “Kubbesi Ayasofya’dan daha büyük olsun…” emrine neden uyulmadığını sorar.
Mimar; büyük bir depremde caminin yıkılacağından korktuğu için kubbesini Ayasofya’dan daha küçük yapmak zorunda kaldığını ve bu yüzden sütunları kestirdiğini söyler.
Bunun üzerine sinirlenen padişah bu işi kasıtlı yaptığını düşündüğü için ve mermerleri ondan habersiz kestirdiği için “Mermer sütunları kesen ellerin kesilmesi” emrini verir…
Mimar Atik Sinan bunu özellikle yapmadığını “Hesaplarına göre Ayasofya’nın kubbesinden daha büyük bir kubbenin, ilk depremde yıkılacağını” düşündüğünü söyler ama emir büyük yerdendir ve geri dönüşü yoktur.
Daha sonrasında çevresi tarafından cesaretlendirilir ve Fatih Sultan Mehmet’i Hızır Bey’e şikâyet eder.
Fatih mahkemeye gelir ve duruşma başlar; Fatih Sultan Mehmet çok büyük bir insan olabilir ama emrindeki birini mahkeme etmeden cezalandırmıştır.
Karşı taraf savunmasını yapar, mimar gerekçelerini açıklar ve kadı kararını verir: Fatih Sultan Mehmet suçlu bulunur ve kendisi de mimara uyguladığı cezayla yani elleri kesilerek cezalandırılacaktır. Bunu duyan mimar Atik Sinan kulaklarına inanamaz ve Kadıya yalvarmaya başlar bunu göz önünde bulunduran Kadı Hızır Bey cezayı para cezası olarak çevirir ve mimara yüklü miktarda para verilmesine karar verir. Evliya Çelebi’nin aktardığına göre, karardan sonra Fatih, çıkardığı demir sopayı kadıya göstererek; “Eğer sen Allah’ın hükmünü uygulamayıp, elimi kesmeye beni mahkûm etmeseydin bununla başını paramparça ederdim” der. Kadı Hızır Bey de sakladığı kamayı çıkararak cevap verir: “Sen de benim hükmümü kabul etmeseydin, ben de bununla seni delik deşik ederdim” der.
Buradan yola çıkarak Osmanlı adalet sisteminin ne kadar sistematik olduğunu görebilir ayrıca Osmanlı devletinde kişi ve makam gözetmeksizin herkesin mahkeme önünde eşit olduğu da gözlenmektedir.
Kanuni Sultan Süleyman’ın ifadesiyle; “Kılıcın yapamadığını adalet yapar.”
Kaynakça
Dr. Ahmed Akgündüz -Osmanlı Hukuk Sistemi
Hülya TAŞ -Osmanlı Kadı Mahkemesindeki “Şühûdü’l-Hâl” Nasıl Değerlendirilebilir?
İsmail Hakkı Uzunçarşılı-Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilatı, Ankara, 1965, s.86
Evliya Çelebi -Seyahatname
Ulaş Salih ÖZDEMİR -Osmanlıda Kadıların Görevleri
Âfetler: Yangınlar, Salgın Hastalıklar, Depremler, Kıtlıklar
İstanbul ’da çıkan yangınları Yeniçeriler söndürürdü. Bunun dışında özel bir itfaiye ekibi yoktu. Padişahın paralı askerleri olan Yeniçeriler yangın söndürmeyi savaşa gitmek gibi onurlu bir görev sayarlardı. Yangın çıktığında, atla ya da yaya olarak koştururlardı.
Gerlach’a göre Yeniçeriler yalnızca yangınlarda değil, başka olaylarda da çevreyi yağmalıyorlardı. II. Selim, 22 Aralık 1574’te ölüp yerine III. Murad tahta geçtiğinde, tüm Yahudiler ve diğer zenginler değerli eşyalarını gizlediler. Çünkü ne zaman bir sultan ölse Sipahiler ve Yeniçeriler evleri yağmalıyorlardı.
Gerlach kentte, bir fırının, birçok dükkânın ve bir kilisenin yandığı, 1 Şubat 1576 tarihli bir yangından söz ediyor.
8 Aralık 1554’te güneşin doğmasına üç saat kala İstanbul ’da büyük bir yangın çıktı. Yangın, yağ eritmeye çalışan bir adamın bulunduğu bir dükkândan başladı. Ayasofya’nın karşısında bin küçük ahşap dükkânla bir vakfa ait bir sürü küçük kulübe tümüyle yandı.
Bunların kirası günde 13.000 akçeydi. Tahtakele’ye sıçrayan yangında burada da yabancılara ait birçok lokanta ve kumarhâne yandı. Çevredeki tutukevinde dolandırıcılık, hırsızlık, adam öldürme vb. suçlarından tutuklu yüzlerce suçlu, Yeniçerilerin son anda kapıları kırarak içeri dalması sonucu yanmaktan kurtarıldılar. Yeniçeriler kadın tutukluları kaçırıp alıkoydular.
Büyük miktarda hayvan ve bitki yağı, fasulye, bezelye, pirinç, kına, Mısır ve Kırım’dan gelen birçok mal bu yangında kül oldu. Yangın genişleyip alevler kenti sardıkça bunlara sadece yeniçeriler yaklaşabiliyor, evlerden içeri atlayıp kurtarabildikleri her şeyi dışarıya taşıyorlardı. Yangını söndürmek için su bulunmasına karşın, merdiven yokluğundan Yeniçerilerin çalışması yetersiz kalıyordu.
Evleri yıkacak kancalar da yeteri kadar büyük değildi. Güçlü rüzgâr nedeniyle alevler çevredeki dar sokakları sardıkça Yeniçeriler ahşap ve kerpiç evleri yıkıyorlardı. Yeniçeriler bir yandan yangını söndürmeye çalışırken bir yandan da evlerde buldukları değerli eşyayı yağmalıyorlardı.
Bu korkunç yangından sonra Sadrazam İbrahim Paşa, geceleri ateş ve lamba yakılmasını yasakladı. Saat 8’de akşam ezanından sonra tüm ateşlerin söndürülmesi emredildi.
Oysa, 9 Eylül 1555’te kentte baş gösteren ekmek sıkıntısı üzerine günde iki kez ekmek çıkarmak zorunda olan fırıncılar, dayakla cezalandırılmaları pahasına geceleri gizli gizli fırınlarını yakmaya başladılar.
Yeniçeriler yangın söndürdükleri gibi, bazen de yangın çıkarırlardı. Yangınlar bazen de çeşitli nedenlerle, genellikle bir yeri yağmalamak amacıyla başka kişilerce de çıkarılırdı.
Dernschwam’ın İstanbul gezisi sırasında insanlar yangından öylesine korkar duruma gelmişlerdi ki; mallarını dükkânlarında bırakmayıp başka yerlere taşımaya başladılar. 1554’teki yangını, 18 Ocak 1555’te büyük Galata yangınıyla, Fransız manastırının Yeniçerilerin yağmalamasından son anda kurtulduğu, 20 Ocak’taki yangın izler.
25 Haziran 1586 tarihli Fugger raporunda kentte çok önemli bir salgın hastalığın baş gösterdiği, bu hastalıktan ölenlerin sayısının iki yıl önceki salgında ölenlerin sayısından çok daha fazla olduğu yazılı. Yalnızca, İbrahim Paşa’nın sarayında ölü sayısı 100’ü geçtiğinden, salgın hastalık yüzünden kentten ayrılmaya çabalayan birçok kişi gibi Sultan’ın da sekiz-on gün içinde çocukları ve ailesiyle birlikte kentte ayrılarak Karadeniz’de kendisi için hazırlanan konağa gideceğinden söz edilir.
Wratislaw’ın İstanbul ’da bulunduğu sırada çok tehlikeli bir salgın oldu ve binlerce insan öldü. Her gün elçilik binasının önünden sayısız cesedin taşınıp mezarlığa gömüldüğünü gördüler. Elçinin evinde altı Hıristiyan bu salgın hastalıktan öldü. Elçiye bunları Galata’da, altı manastıra sahip Fransisken keşişlerince gömdürmesine izin verildi. Kentteki koku ve korku elçiliktekilerin çoğunun hastalanmasına yol açtı. Wratislaw’ın ateşi öylesine yüksekti ve öylesine ağır bir ishal geçiriyordu ki iyileşmesinden ümit kesilmişti.
Heberer’in İstanbul ’da kaldığı süre içinde kentte ve Galata ’da bir salgın oldu. Heberer’e göre bunun nedeni pis sokaklardı. Heberer birçok kez sokaklarda ölü at, köpek ve sıçanlara rastlamıştı. Heberer bir gemide esirken askerlerden birinin salgından öldüğünü anımsıyor. Gemi subayı hasta adamı temiz hava alması için güverteye çıkardığı için kaptan onu 200 sopa cezasına çarptırmış. Ancak Tanrı, acımasız kaptanı, bir ay içinde 40 adamını salgında yitirmekle cezalandırmış. Ölenlerden biri Heberer’in dostuymuş. Kaptanın da yazıcısı olduğu için kaptan onun Galata ’da bir kilisenin bahçesine gömülmesine izin vermiş.
Busbecq veba salgınının sardığı kentten ayrılmak için sonunda izin aldığı gün Büyükada’ya gitti. Burası İstanbul ’dan 4 saat çekiyordu. İki köyü barındıran ve yakındaki adalardan daha büyük, çekici bir yerdi. Busbecq’i kentten ve Pera’dan arkadaşları ile Ali Paşa’nın evindeki Almanlar ara sıra ziyaret ettiler.
Söylendiğine göre vebadan ölenlerin sayısı günde 1.200 ya da 1.000’den 500’e düştü. Türkler hastaları sağlıklı insanlardan ayırmaya kalkışmadılar. Çünkü Türkler ölüm zamanı ve biçiminin insanın alın yazısı olduğuna inanıyorlardı.
Kaderi değiştirmeye çalışmanın bir anlamı yoktu. Eğer bir insanın kaderinde vebadan ölmek varsa, önlem almanın bir yararı yoktu. Eğer kaderinde yoksa, önlem almanın yine anlamı yoktu. Bu nedenle Türkler salgından ölenlerin terden sırılsıklam olmuş giysilerini bile giymekten çekinmediler. Alabildiğine bir aldırışsızlık içindeydiler. Böylece hastalık iyice yayıldı. Kimi zaman bir aileden sağ çıkan olmuyordu [BUSBECQ 188-189].
Türkler salgın hastalıkların önemini anlamış değillerdi. Her insanın alnına yazılmış olduğundan, bir insanın ölüm nedenini araştırmak anlamsızdı. Schweigger zavallı bir dilenciyi evinin yakınında yerde ölü yatarken gördüğünü yazıyor. Öteki dilenciler adamı tamamen çıplak kalıncaya kadar soymuşlar. Sonunda iki dilenci adama acımış da cesedi sokak ortasından alıp götürmüşler [SCHWEIGGER 201].
Kullanılmış malların satıldığı çarşıyı anlatırken, Bassano buraların salgınların yuvası olduğunu yazıyor. Çünkü ölülerin (bunlara vebadan ölmüş olanlar da dahil) giysileri buralarda satılıyordu [BASSANO 91].
1596’da İstanbul ’da, Leonardo Dona, her yıl en az bir kez bir salgın çıktığını yazıyor. Bunun nedeni hava koşulları değil, kent halkının, özellikle Yahudilerin alışkanlıklarıydı [SENECA, 303].
İstanbul deprem bölgesindeydi. Bir gece, Busbecq tüm binanın müthiş bir biçimde sallanmasıyla, gece yarısı uyanır. Yer sarsıntıları birkaç gün sürer. En kalın duvarlarda bile büyük çatlaklar görülür [BUSBECQ 37].
10 Eylül 1509’da İstanbul, tarihinin en şiddetli depremini yaşadı. Depreme tanık olmayan yazarlar bu depremin yol açtığı hasar ve kayıpları değişik sayılarla göstermişlerdir. Ancak felâket sırasında kentte olan İtalyan Nikolo Zusignan’ın 15 ve 25 Eylül 1509 tarihlerinde yolladığı raporlara göre İstanbul ve Pera ’da 1.500 ev hasar görmüş, 4.000 kişi ölmüş, 10.000 kişi yaralanmış. Kentin kara ve deniz surlarının büyük bir kesimi, ayrıca saray ve câmiler de yıkılmış.
Gerek Pera, gerek İstanbul ’da hasar görmeyen bina çok azmış. Venediklilere hiçbir şey olmamış ama Floransalılar'ın evi tamamıyla çökmüş ve üç kişi ölmüş. Sultan 5.000 marangoz ile duvarcıyı ve 80.000 işçiyi tamir ve yeniden yapım işlerinde görevlendirmiş [SANUTO IX, 3261].
Giovanni Moro’nun İstanbul ’da kaldığı 32 ay boyunca ciddi boyutlarda 3 ya da 4 kıtlık baş göstermiş ve özellikle ekmek fiyatları çok artmış [RELAZIONI 43].
Gerlach’a göre Yeniçeriler yalnızca yangınlarda değil, başka olaylarda da çevreyi yağmalıyorlardı. II. Selim, 22 Aralık 1574’te ölüp yerine III. Murad tahta geçtiğinde, tüm Yahudiler ve diğer zenginler değerli eşyalarını gizlediler. Çünkü ne zaman bir sultan ölse Sipahiler ve Yeniçeriler evleri yağmalıyorlardı.
Gerlach kentte, bir fırının, birçok dükkânın ve bir kilisenin yandığı, 1 Şubat 1576 tarihli bir yangından söz ediyor.
8 Aralık 1554’te güneşin doğmasına üç saat kala İstanbul ’da büyük bir yangın çıktı. Yangın, yağ eritmeye çalışan bir adamın bulunduğu bir dükkândan başladı. Ayasofya’nın karşısında bin küçük ahşap dükkânla bir vakfa ait bir sürü küçük kulübe tümüyle yandı.
Bunların kirası günde 13.000 akçeydi. Tahtakele’ye sıçrayan yangında burada da yabancılara ait birçok lokanta ve kumarhâne yandı. Çevredeki tutukevinde dolandırıcılık, hırsızlık, adam öldürme vb. suçlarından tutuklu yüzlerce suçlu, Yeniçerilerin son anda kapıları kırarak içeri dalması sonucu yanmaktan kurtarıldılar. Yeniçeriler kadın tutukluları kaçırıp alıkoydular.
Büyük miktarda hayvan ve bitki yağı, fasulye, bezelye, pirinç, kına, Mısır ve Kırım’dan gelen birçok mal bu yangında kül oldu. Yangın genişleyip alevler kenti sardıkça bunlara sadece yeniçeriler yaklaşabiliyor, evlerden içeri atlayıp kurtarabildikleri her şeyi dışarıya taşıyorlardı. Yangını söndürmek için su bulunmasına karşın, merdiven yokluğundan Yeniçerilerin çalışması yetersiz kalıyordu.
Evleri yıkacak kancalar da yeteri kadar büyük değildi. Güçlü rüzgâr nedeniyle alevler çevredeki dar sokakları sardıkça Yeniçeriler ahşap ve kerpiç evleri yıkıyorlardı. Yeniçeriler bir yandan yangını söndürmeye çalışırken bir yandan da evlerde buldukları değerli eşyayı yağmalıyorlardı.
Bu korkunç yangından sonra Sadrazam İbrahim Paşa, geceleri ateş ve lamba yakılmasını yasakladı. Saat 8’de akşam ezanından sonra tüm ateşlerin söndürülmesi emredildi.
Oysa, 9 Eylül 1555’te kentte baş gösteren ekmek sıkıntısı üzerine günde iki kez ekmek çıkarmak zorunda olan fırıncılar, dayakla cezalandırılmaları pahasına geceleri gizli gizli fırınlarını yakmaya başladılar.
Yeniçeriler yangın söndürdükleri gibi, bazen de yangın çıkarırlardı. Yangınlar bazen de çeşitli nedenlerle, genellikle bir yeri yağmalamak amacıyla başka kişilerce de çıkarılırdı.
Dernschwam’ın İstanbul gezisi sırasında insanlar yangından öylesine korkar duruma gelmişlerdi ki; mallarını dükkânlarında bırakmayıp başka yerlere taşımaya başladılar. 1554’teki yangını, 18 Ocak 1555’te büyük Galata yangınıyla, Fransız manastırının Yeniçerilerin yağmalamasından son anda kurtulduğu, 20 Ocak’taki yangın izler.
25 Haziran 1586 tarihli Fugger raporunda kentte çok önemli bir salgın hastalığın baş gösterdiği, bu hastalıktan ölenlerin sayısının iki yıl önceki salgında ölenlerin sayısından çok daha fazla olduğu yazılı. Yalnızca, İbrahim Paşa’nın sarayında ölü sayısı 100’ü geçtiğinden, salgın hastalık yüzünden kentten ayrılmaya çabalayan birçok kişi gibi Sultan’ın da sekiz-on gün içinde çocukları ve ailesiyle birlikte kentte ayrılarak Karadeniz’de kendisi için hazırlanan konağa gideceğinden söz edilir.
Wratislaw’ın İstanbul ’da bulunduğu sırada çok tehlikeli bir salgın oldu ve binlerce insan öldü. Her gün elçilik binasının önünden sayısız cesedin taşınıp mezarlığa gömüldüğünü gördüler. Elçinin evinde altı Hıristiyan bu salgın hastalıktan öldü. Elçiye bunları Galata’da, altı manastıra sahip Fransisken keşişlerince gömdürmesine izin verildi. Kentteki koku ve korku elçiliktekilerin çoğunun hastalanmasına yol açtı. Wratislaw’ın ateşi öylesine yüksekti ve öylesine ağır bir ishal geçiriyordu ki iyileşmesinden ümit kesilmişti.
Heberer’in İstanbul ’da kaldığı süre içinde kentte ve Galata ’da bir salgın oldu. Heberer’e göre bunun nedeni pis sokaklardı. Heberer birçok kez sokaklarda ölü at, köpek ve sıçanlara rastlamıştı. Heberer bir gemide esirken askerlerden birinin salgından öldüğünü anımsıyor. Gemi subayı hasta adamı temiz hava alması için güverteye çıkardığı için kaptan onu 200 sopa cezasına çarptırmış. Ancak Tanrı, acımasız kaptanı, bir ay içinde 40 adamını salgında yitirmekle cezalandırmış. Ölenlerden biri Heberer’in dostuymuş. Kaptanın da yazıcısı olduğu için kaptan onun Galata ’da bir kilisenin bahçesine gömülmesine izin vermiş.
Busbecq veba salgınının sardığı kentten ayrılmak için sonunda izin aldığı gün Büyükada’ya gitti. Burası İstanbul ’dan 4 saat çekiyordu. İki köyü barındıran ve yakındaki adalardan daha büyük, çekici bir yerdi. Busbecq’i kentten ve Pera’dan arkadaşları ile Ali Paşa’nın evindeki Almanlar ara sıra ziyaret ettiler.
Söylendiğine göre vebadan ölenlerin sayısı günde 1.200 ya da 1.000’den 500’e düştü. Türkler hastaları sağlıklı insanlardan ayırmaya kalkışmadılar. Çünkü Türkler ölüm zamanı ve biçiminin insanın alın yazısı olduğuna inanıyorlardı.
Kaderi değiştirmeye çalışmanın bir anlamı yoktu. Eğer bir insanın kaderinde vebadan ölmek varsa, önlem almanın bir yararı yoktu. Eğer kaderinde yoksa, önlem almanın yine anlamı yoktu. Bu nedenle Türkler salgından ölenlerin terden sırılsıklam olmuş giysilerini bile giymekten çekinmediler. Alabildiğine bir aldırışsızlık içindeydiler. Böylece hastalık iyice yayıldı. Kimi zaman bir aileden sağ çıkan olmuyordu [BUSBECQ 188-189].
Türkler salgın hastalıkların önemini anlamış değillerdi. Her insanın alnına yazılmış olduğundan, bir insanın ölüm nedenini araştırmak anlamsızdı. Schweigger zavallı bir dilenciyi evinin yakınında yerde ölü yatarken gördüğünü yazıyor. Öteki dilenciler adamı tamamen çıplak kalıncaya kadar soymuşlar. Sonunda iki dilenci adama acımış da cesedi sokak ortasından alıp götürmüşler [SCHWEIGGER 201].
Kullanılmış malların satıldığı çarşıyı anlatırken, Bassano buraların salgınların yuvası olduğunu yazıyor. Çünkü ölülerin (bunlara vebadan ölmüş olanlar da dahil) giysileri buralarda satılıyordu [BASSANO 91].
1596’da İstanbul ’da, Leonardo Dona, her yıl en az bir kez bir salgın çıktığını yazıyor. Bunun nedeni hava koşulları değil, kent halkının, özellikle Yahudilerin alışkanlıklarıydı [SENECA, 303].
İstanbul deprem bölgesindeydi. Bir gece, Busbecq tüm binanın müthiş bir biçimde sallanmasıyla, gece yarısı uyanır. Yer sarsıntıları birkaç gün sürer. En kalın duvarlarda bile büyük çatlaklar görülür [BUSBECQ 37].
10 Eylül 1509’da İstanbul, tarihinin en şiddetli depremini yaşadı. Depreme tanık olmayan yazarlar bu depremin yol açtığı hasar ve kayıpları değişik sayılarla göstermişlerdir. Ancak felâket sırasında kentte olan İtalyan Nikolo Zusignan’ın 15 ve 25 Eylül 1509 tarihlerinde yolladığı raporlara göre İstanbul ve Pera ’da 1.500 ev hasar görmüş, 4.000 kişi ölmüş, 10.000 kişi yaralanmış. Kentin kara ve deniz surlarının büyük bir kesimi, ayrıca saray ve câmiler de yıkılmış.
Gerek Pera, gerek İstanbul ’da hasar görmeyen bina çok azmış. Venediklilere hiçbir şey olmamış ama Floransalılar'ın evi tamamıyla çökmüş ve üç kişi ölmüş. Sultan 5.000 marangoz ile duvarcıyı ve 80.000 işçiyi tamir ve yeniden yapım işlerinde görevlendirmiş [SANUTO IX, 3261].
Giovanni Moro’nun İstanbul ’da kaldığı 32 ay boyunca ciddi boyutlarda 3 ya da 4 kıtlık baş göstermiş ve özellikle ekmek fiyatları çok artmış [RELAZIONI 43].
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


